Yer: Arkhe Yerleşkesi – Şirince / İzmir
Tarih: 5 - 12 Temmuz 2026
İnsan, mekanik işleyişin çok ötesinde; zamanın bizzat dokusuyla örülen, duygularıyla dünyayı anlamlandıran ve bedeniyle sonsuz potansiyellere açılan bir varlıktır. Bu yaz, Şirince’nin zeytin ağaçları gölgesinde, beş farklı hocanın rehberliğinde varoluşumuzun en temel duraklarına derinlemesine bir yolculuğa çıkıyoruz.
Eğitmenler ve Ders İçerikleri
- Çağlar Koç:
Bilinç Akışı ve Zaman
Edmund Husserl’in zaman bilinci üzerine çalışmaları, modern felsefenin en derin alanlarından biridir. Fenomenoloji, zamanı bir saat tıkırtısı olarak değil, bizzat bilincin "dokusu" olarak ele alır. Fenomenoloji, zamanı nesnel bir çizelge (kronometre zamanı) olarak değil, yaşanan bir deneyim olarak inceler. Seminerde zamanın sadece "geçip giden" bir şey olmadığı, bilincin kurucu bir öğesi olduğu vurgulanacaktır. Husserl’e göre bir melodi dinlediğimizde, sadece o anki notayı duymayız; bir önceki notayı zihnimizde tutar ve bir sonrakini bekleriz. Bilincin neden kesintili karelerden oluşan bir film şeridi değil de kesintisiz bir nehir gibi hissedildiği tartışılacaktır. Husserl’in "Mutlak Zaman Kurucu Akış" kavramı üzerinden, öznenin kendi sürekliliğini nasıl inşa ettiği analiz edilecektir. Zamanın bilincin "içinde" bir şey olmadığı, bilincin bizzat zamanın kendisi olduğu tezi savunulacaktır. Zaman, kendimizi ve dünyayı anlamlı bir bütün olarak kurmamızı sağlayan en temel ufuktur.
Duygu Felsefesine Giriş
Duygu felsefesi, son yıllarda analitik ve kontinental felsefenin kesişim noktasında en heyecan verici tartışmalara ev sahipliği yapmaktadır. Duygu nedir? Sadece bedensel bir ürperti mi, yoksa dünyayı bir kavrama biçimi mi? Seminerin başlangıcında, duyguların salt "ruh hali" (mood) farkı ve bilişsel içerik taşıyıp taşımadığı sorunsalı ele alınacaktır. Duygu teorileri arasındaki temel gerilim, "hissedilen" ile "yargılanan" arasındaki ayrıma dayanır. His-merkezli teoriler William James ve Carl Lange’in izinden gidip duyguyu bedensel değişimlerin bir algısı olarak görür. Martha Nussbaum ve Robert Solomon gibi isimlerin savunduğu kognitivist teorilere göre ise duygular değer yargıları veya inançlardır. Bir şeyin "tehlikeli" olduğuna dair yargımız, korku duygusunun ta kendisidir. Konuşmada fenomenolojiden ödünç alınan "yönelimsellik" kavramı merkeze konacaktır. Duygular sadece içsel patlamalar değil, bir şey hakkındaki (aboutness) durumlardır. Son olarak duyguların rasyonelliği meselesi ele alınacaktır: Eğer duygular dünyayı belli bir değer çerçevesinde "görmemizi" sağlıyorsa, onlar rasyonalitenin düşmanı değil, tersine dünyayla kurulan özel türden bir “bilme” ilişkisidir.
-Demet Kurtoğlu Taşdelen:
Felsefede Beden Kavrayışları
Bir beden nedir – ve bir beden ne yapabilir?
Düşünce gerçekten bedenden bağımsız olabilir mi?
Batı felsefesi tarihi boyunca bedenin neliği meselesi, ruh ve beden ayrımından algının fenomenolojisine kadar uzanan geniş bir düşünce hattını şekillendirmiştir. Beden, kimi zaman ruhun hapishanesi olarak görülmüş, kimi zaman zihnin karşıtı olarak düşünülmüş, kimi zaman da algının, deneyimin ve dünyaya açılışımızın merkezi olarak yeniden yorumlanmıştır.
Bu derste felsefe tarihinde bedenin nasıl kavrandığı, farklı düşünürlerin beden anlayışları üzerinden tartışılacaktır. Platon’un beden–ruh ayrımından başlayarak Descartes’ın zihin–beden düalizmi, Spinoza’nın monist ontolojisi ve Merleau-Ponty’nin fenomenolojisi üzerinden beden kavrayışının geçirdiği dönüşüm izlenecektir. Spinoza’nın ortaya attığı ve daha sonra Deleuze tarafından yeniden düşünülerek felsefede yeni bir açılım kazanan “Bir beden ne yapabilir?” sorusu (“Bir beden neye muktedirdir? Neler yapabilir? Nereye kadar gücü yeter?”), bedenin yalnızca bir nesne ya da mekanizma olarak değil, etkilenme ve etkileme kapasitesi olan dinamik bir varlık olarak anlaşılmasının önünü açmıştır.
Bu soru aynı zamanda çağdaş felsefede beden üzerine yapılan yeni tartışmaların da önemli bir çıkış noktası olarak düşünülebilir. Deleuze’ün açtığı bu güzergâh üzerinden beden, son dönemde yeni materyalizm, duygulanım kuramları ve ilişkisel ontolojiler gibi yaklaşımlarda çok daha geniş bir düşünce alanı içinde yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Bu ders, söz konusu çağdaş açılımlara da kısaca işaret ederek, beden kavrayışının felsefe tarihinde geçirdiği temel dönüşümleri görünür kılmayı amaçlamaktadır.
Böylece bedenin yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda deneyim, algı ve dünyayla ilişki kurma biçimimiz açısından merkezi bir kavram olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.
Ders boyunca şu sorular etrafında birlikte düşüneceğiz: Beden gerçekten düşüncenin karşısında mı yer alır, yoksa düşüncenin koşullarından biri midir? Beden bilgiye ulaşmanın önünde bir engel midir, yoksa dünyanın bize açıldığı yer mi? Zihin ve beden iki ayrı töz müdür, yoksa aynı gerçekliğin iki farklı ifadesi mi? Duygular, algılar ve deneyimler bedenle nasıl ilişkilidir? Bir beden ne yapabilir? Bir bedenin yapabildiği şeyler düşünceyi nasıl dönüştürür?
Bergson’da Zaman ve Performatif Felsefe
Zaman nedir?
Gerçekten ölçtüğümüz bir şey mi, yoksa yaşadığımız bir deneyim mi?
Gündelik yaşamımızda zamanı çoğu zaman saatlerin ve takvimlerin düzeni içinde düşünürüz. Dakikalar, saatler ve günler halinde bölünen bu zaman, sanki dışımızda akıp giden bir nicelikmiş gibi görünür. Oysa deneyimlerimiz çoğu zaman bize başka bir şey söyler. Bazı anlar uzar, bazıları hızla geçer. Kimi karşılaşmalar yoğunlaşır, kimi bekleyişler ağırlaşır. Bazen de bir düşünce tam beklenmedik bir anda, bir bakışta, bir yürüyüş sırasında ya da bir karşılaşmanın tam ortasında ortaya çıkar. Bu deneyimler bize zamanın yalnızca ölçülen bir nicelik olmadığını, aynı zamanda yaşanan bir gerçeklik olduğunu düşündürür.
Bergson tam da bu noktada radikal bir ayrım yapar. Ona göre saatlerin ölçtüğü zaman ile gerçekten yaşadığımız zaman aynı şey değildir. Gerçek zaman, Bergson’un gerçek süre (durée réelle) adını verdiği, bilincin içinde yaşanan kesintisiz bir akıştır. Bu akışta anlar birbirinden kopuk değildir; geçmiş sürekli olarak şimdiye karışır, şimdi ise geleceğe doğru yaratıcı bir hareket içinde açılır. Zaman bu nedenle bölünebilen bir çizgi değil, yaşanan bir oluş süreci olarak anlaşılır.
Bergson’un zaman anlayışı yalnızca bir zaman teorisi de değildir. Aynı zamanda düşünmenin nasıl gerçekleştiğine dair önemli bir içgörü sunar. Çünkü Bergson’a göre düşünce zamanın dışında duran sabit bir etkinlik değil, süre içinde ortaya çıkan, dönüşen ve gelişen bir süreçtir. Bu noktada Bergson sanatçıların dünyayı algılama biçimine özel bir önem verir. Ona göre sanatçı, alışkanlıkların ve pratik gereksinimlerin oluşturduğu kabuğu bir anlığına da olsa kırarak gerçekliğin akışını daha doğrudan kavrayabilen kişidir.
Sanatçı sezgisi, dünyayı parçalanmış ve donmuş biçimler halinde değil, hareket ve oluş içinde algılayabilme yeteneğine işaret eder. Bu nedenle düşünce bazen yalnızca kavramsal bir etkinlik olarak değil, zamanın içinde gerçekleşen bedensel ve deneyimsel bir süreç olarak da ortaya çıkabilir. Nitekim Bergson’un zaman ve oluş anlayışı, daha sonra başta Deleuze olmak üzere birçok düşünür tarafından farklı yönlerde geliştirilmiş ve düşüncenin hareket, oluş ve deneyim içindeki boyutunu araştıran yeni felsefi yaklaşımlara ilham vermiştir.
Tam da bu noktada Bergson’un zaman anlayışı ile performatif felsefe arasında güçlü bir temas ortaya çıkar. Performatif felsefe, düşüncenin yalnızca metinler içinde temsil edilen bir etkinlik olmadığını; karşılaşmalar, deneyimler ve eylemler içinde ortaya çıkabilen canlı bir süreç olduğunu savunur. Bazen bir düşünce bir kavram olarak değil, bir olay, bir karşılaşma, hatta bir hareket olarak belirir. Bu bakımdan felsefe yalnızca düşünceler üretmek değil, düşüncenin nasıl ortaya çıktığını araştırmak anlamına da gelebilir. Bir düşünce nasıl doğar? Hangi deneyimlerde belirir? Bir fikir gerçekten nasıl ortaya çıkar? Bergson’un süre kavramı bu soruları düşünmek için bize güçlü bir zemin sunar. Süre oluş halinde yaratıcı bir akış olduğu için düşünmek de bu bağlamda zamanın akışı içinde gerçekleşen canlı bir deneyim olarak anlaşılabilir. Bu nedenle zaman üzerine düşünmek, aynı zamanda düşünmenin nasıl yaşandığını araştırmak anlamına da gelmektedir.
Bu derste Bergson’un zaman anlayışından hareketle düşünmenin bu yaşanan boyutunu tartışacak ve şu sorular etrafında birlikte düşüneceğiz: Zaman gerçekten ölçtüğümüz bir şey midir, yoksa yaşadığımız bir deneyim mi? Saatlerin zamanı ile yaşanan zaman arasında nasıl bir fark vardır? Bilinç zamanın dışında mı durur, yoksa zamanın kendisi midir? Düşünce yalnızca zihinsel bir süreç midir, yoksa bir deneyim midir? Felsefe yalnızca metinlerde mi gerçekleşir, yoksa yaşanan bir şey de olabilir mi?
- Elif Kadıoğlu:
Zamanın Kokusu ve Duygular
Dijital çağın pürüzsüz ve hız takıntılı evreninde, Baudrillard’ın tarif ettiği simülasyon sarmalına hapsolmuş durumdayız; burada duygular, gerçek bir deneyimin karşılığı olmaktan çıkıp yalnızca tüketilmek üzere kurgulanmış imajlara dönüşüyor. Byung-Chul Han’ın "zamanın kokusu" olarak betimlediği o derin, anlatısal ve duraklamaya izin veren zaman algısı; yerini atomize olmuş, sürekliliği bulunmayan ve parçalanmış anlara bırakıyor. Her şeyin mutlak bir şeffaflık baskısıyla sergilenmesi ruhu derin bir yorgunluğa ve duygusal sığlığa sürüklerken; derinleşmeye ve acının sahiciliğine yer bırakmayan bu hız tiranlığı, bireyi kendi performansının kölesi haline getirerek varoluşun o karakteristik tınısını gürültüye boğuyor.
Peki, bu tıkanma noktasında bizi ne bekliyor? Catherine Malabou’nun "plastisite" ve "yeni yaralılar" kavramlarıyla hatırlattığı üzere, insanın içsel dünyası kırılgan olduğu kadar yeniden biçimlenebilir bir doğaya sahiptir. Bedenin ve zihnin maruz kaldığı yıkım, aynı zamanda yeni bir kuruluşun, bir "kaçış çizgisinin" imkânını bünyesinde barındırır. Artık yara, iyileşip eski haline dönen bir doku değil; travmanın, nörolojik yorgunluğun ve sistemsel şiddetin sonucunda kişinin eski kendiliğiyle bağını koparan, onu tanınmaz kılan soğuk ve mesafeli bir "yeni formdur." Bu bağlamda "yeni yaralılar", acılarını bir anlatıya dönüştüremeyen, geçmişin anlamlı bütünlüğünden kopmuş ve duygusal bir kayıtsızlığın pürüzsüzlüğüne hapsolmuş modern öznelerdir. Eğitimde, zamanın kokusunu yeniden duyabilmenin yolunun; yıkıcı plastisitenin yarattığı bu "yeni gerçekliği" reddetmekten değil, aksine bu kopuşun içindeki dönüşüm potansiyelini fark etmekten geçtiğini tartışacağız.
-Esen Kunt:
Organsız Beden: Artaud’dan Deleuze’e, Bacon’ın Etine Doğru
“Bir bedenin ne yapabileceğini henüz bilmiyoruz.” Bu cümle Deleuze’ün bütün beden felsefesinin temelidir.
Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin geliştirdiği “Organsız Beden” (Body without Organs – BwO) kavramı modern felsefede bedenin yeniden düşünülmesini sağlayan en radikal kavramlardan biridir. Deleuze ve Guattari’de sabit kimliklerden sıyrılmış bir potansiyeller ve yeğinlikler (intensities) alanına dönüşür. Bacon’ın resimlerindeki "et" (flesh) formunda görünürlük kazanarak anatomik işlevleri değil, bedene doğrudan etki eden görünmez kuvvetleri açığa çıkarır.
Zamanın Kıvrımları: Blanqui’den Deleuze’e, Kozmik Tekrardan Kristal Zamana
Zaman uzun süre Batı düşüncesinde bir çizgi olarak kavrandı: geçmişten şimdiye, şimdiden geleceğe doğru ilerleyen homojen bir akış. Bu model, yalnızca felsefi bir varsayım değil; aynı zamanda tarih, ilerleme, özne ve modernlik anlayışının da temelidir. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren bu çizgi kırılmaya başlar. Zaman artık ilerleyen bir eksen değil; katlanan, çoğalan, iç içe geçen bir yapı olarak düşünülür. Çizgisel ve ilerlemeci zaman anlayışı yıkılarak zaman bir "oluş" ve "kıvrım" topolojisi olarak yeniden kurulur. Blanqui’nin "aynının kozmik tekrarı" fikri, Deleuze’de "farkın üretimi"ne evrilir. Sinemadaki kristal-imge ve Leibniz'in kıvrım (fold) kavramlarıyla geçmiş, şimdi ve sanal olan eşzamanlılaşır; zaman, ölçülen bir çizgi değil, deneyimi kuran ve bozan yaratıcı bir güç halini alır.
Duygulanım-İmaj Olarak Yüzün Topografyası: Deleuze, Artaud ve Bacon Arasında Yüzün Çözülüşü
Bu atölyede, yüzü temsilin, kimliğin ve psikolojik ifadenin merkezi olarak kavrayan klasik yaklaşımın ötesine geçerek, Gilles Deleuze’ün düşüncesinde yüzün nasıl bir duygulanım-imajı, bir yoğunluk yüzeyi ve bir topografya olarak belirdiğini inceleyeceğiz. Deleuze’ün yüz kavramını ve onunla bağlantılı duygulanım, duyum ve organsız beden meselelerini sırasıyla Spinoza okumaları, Francis Bacon üzerine yazdığı metin, Cinema 1: The Movement-Image, ayrıca Kafka, Dialogues ve özellikle A Thousand Plateaus içindeki “yüzsellik” (faciality) çözümlemeleri üzerinden takip etmektedir
- Maya Mandalinci
Zamanın Duygusu
Zaman üzerine ilk sistematik düşünürlerden biri olan Aristoteles, sonrasında Batı düşüncesinde uzun süre etkili olacak şu tanımı öne sürmüştür: Zaman, hareketin önce ve sonra bakımından sayılması, yani onun ölçülmesidir. Gök cisimleri yer değiştirir, sabah olur, biz uyku durumundan uyanıklığa geçeriz, bir yerden bir yere yol alırız… Aristoteles’e göre bu haller arasındaki fark sayılabilir niteliktedir. Buna karşın, evrenin aniden donup kaldığını varsayalım; içinde hiçbir hareket olmasa, hiçbir şey oluşup bozulmasa, bunları gözleyen zihnimiz dahi dursa, zamanın da durduğuna hükmetmez miydik? Öyleyse zamanı hareketin sayımı olarak anlayan bu tanımda bir haklılık payı var gibidir.
Gelgelelim sorun giderek derinleşir çünkü hareketin kendisi de zaman olmadan anlaşılamaz. Ölçü ölçtüğü şeyle iç içe geçer. Çünkü hareket yalnızca mekânda ardışık bir dizilim değildir. Şayet böyle olsaydı, kardaki ayak izlerine de hareket dememiz gerekirdi. Daha ziyade hareket, adımların kesintisizce birbirlerine doğru akması, iç içe geçip bir sonrakine taşınması demektir. Hareket, en baştan zamansaldır. Dolayısıyla bu ilişkiyi daha kökensel bir yerden anlamadığımız sürece bir tür tavuk-yumurta problemine düşeriz. Bu bakımdan biz bu seminerde, zamanı kökensel anlamıyla Varlığın açılması olarak düşünen bir filozofu ele alacağız: Martin Heidegger. İlk oturumda zamanı, insan varoluşunun gelecek, geçmiş ve şimdi arasındaki zikzaklı ve sonlu anlama yapısı içinde araştıracağız. İkinci oturumda ise yine Heidegger’in odağında, zamanın bize kendini gösterdiği istisnai bir duyguyu, yani can sıkıntısını ele alacağız. Burada zaman, her şeye kayıtsız kaldığımız bir noktada kendini açığa vuran bir fenomen olarak, potansiyelleri bakımından yeniden düşünülecek.
Koordinatör: Elif Kadıoğlu (kdgl.elif@gmail.com)
Arkhé Projesi - Şirince Köyü
Arkhé Projesi 2014 yılında Nesin Matematik Köyü’nde doğdu; yıllar içinde büyüyerek etkinlik yaptığı mekanlara sığamaz oldu ve 2019'da Matematik Köyü’nün hemen yanındaki bir zeytinliğe taşındı. Şimdi kendi arazimizde, şehrin gürültüsünden uzakta, çalışmak istediğimiz konulara odaklanabildiğimiz ve akademik özgürlüğün kısıtlanmadığı bağımsız bir mekanı kurduk; iyileştirmek ve güzelleştirmek için tüm gücümüzle çalışıyoruz. Doğa ile iç içe olan bu zeytinlikte, dersliklerinde uzman eğitmenlerin eşliğinde tartışabileceğimiz, Şirince'nin geleneksel mimarisi ve çevre ile uyumlu bir kampüs inşa ediyoruz.
ULAŞIM:
OTOBÜSLE: Bulunduğunuz yerden Selçuk’a giden otobüs firmaları olabilir. Yoksa ve otobüsle İzmir’e geliyorsanız, İzmir garajından Selçuk’a minibüsler kalkıyor. Havalimanına da yakın olan Gaziemir’den kalkan/geçen Selçuk minibüsleri de var.
UÇAKLA: İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na indikten sonra İZBAN veya HAVAŞ ile Selçuk'a varabilirsiniz. HAVAŞ'ın kalkış saatleri ve ücretleri için buraya tıklayın. (Selçuk'a giden HAVAŞ için Kuşadası otobüsüne binmeniz gerekiyor.)
TRENLE: Havaalanından veya İzmir'in diğer birçok bölgesinden Selçuk’a İZBAN ile de ulaşabilirsiniz. Tepeköy aktarma istasyonunda inip yine indiğiniz yerden kalkan Selçuk trenlerine aktarma yapmanız gerekecek. Sefer saatleri için buraya tıklayın. (Arama yaparken bineceğiniz istasyondan - Tepeköy seferlerine bakıp sonra Tepeköy - Selçuk seferine bakın.)
ÖZEL ARAÇLA: İzmir’e geldikten sonra İzmir-Aydın otoyoluna girerseniz yaklaşık 50 km sonra Torbalı gişelerine ulaşacaksınız. Buradan da yaklaşık 20 km sonra Selçuk gişelerine ulaşacaksınız. Selçuk’un girişindeki ilk kırmızı ışıklardan sola dönerseniz Şirince yoluna girmiş olacaksınız. (Şirince tabelasını da göreceksiniz.)
ŞİRİNCE'YE ULAŞIM: Selçuk’tan Şirince’ye ilk minibüs 7:00'de. Akşam 20.00'a kadar her 20 dakikada bir minibüs var. (Bu saatler yaz tarifesi için geçerlidir, kış tarifesi için bizimle iletişime geçebilirisiniz.)Selçuk’tan Şirince’ye taksiyle ulaşımın ücreti yaklaşık 750 lira. Şirince ile Arkhe arası 800 metre. Yol boyunca tabelalar var. Valizinizi yolun girişindeki Yorgo Restoran’a bırakırsanız 10 dakika yürüyerek Arkhe'ye varabilirsiniz. Biz valizinizi diğer katılımcılarınkiyle birlikte birkaç saat içinde Arkhe'ye getirmiş oluruz.