Arzu ve Delilik: Psikiyatri ve Felsefe Kampı
19 Temmuz 2026 (Giriş) 25 Temmuz 2026 (Çıkış)
İzmir,Şirince - Arkhe Kampüsü
Kampın Amacı ve Kapsamı
Arzu, sınırları zorlayan, taşkın ve ele avuca sığmayan bir güçtür. Peki arzu yatağından taştığında, toplum onu nasıl karşılar? Delilik, yalnızca klinik bir sapma mı, yoksa arzunun ehlileştirilemeyen feryadı mıdır? "Arzu ve Delilik" temalı bu psikiyatri ve felsefe kampı, insanın en tekinsiz ve en büyüleyici hallerini masaya yatırmayı hedefliyor.
Amacımız, deliliğin felsefi sınırlarında gezinerek arzunun taşma hallerini ve psikopatolojinin fenomenolojisini çok boyutlu bir mercekle incelemek. Bu doğrultuda, "normal" ve "patolojik" olanın nasıl inşa edildiğini sorguluyor, sınır durumlarından majör psikozlara geçişin izini sürüyoruz.
Bu keşif yolculuğunda bedenin ve cinsiyetin politik inşasını da merkeze alıyoruz. Beden politikaları, toplumsal cinsiyet ve psikanalitik sosyoloji ekseninde; tarihsel süreçte "histeri"nin nasıl kurulduğunu ve arzunun toplumsal cinsiyet bağlamında nasıl denetim altına alındığını tartışacağız.
Kapatılmanın ve cezanın karanlık dehlizlerini de yakından bakıyoruz. Kurumların arzuyu nasıl hapsettiğini ve duvarların ardındaki deliliğin yankısını hep birlikte anlamlandırmaya çalışacağız.
"Arzu ve Delilik", sadece teorik bir aktarım değil; kliniğin, tarihin ve toplumun arka bahçesinde cesur bir düşünme girişimidir.
Hedef Kitle: Bu alanlara ilgi duyan herkes katılabilir.
Konuşmacılar:
*Cengiz Arca
* Elif Kadıoğlu
* İrem Sayıl
* M. Enes Özel
* Merve Cura
*Zeynüddin Aslan
Cengiz Arca
Neden herkes kafe açmak ister?
Şehirdeki koşturmacanın, ekranların ve bitmek bilmeyen mesailerin ortasında hemen herkesin aklından o tanıdık fikir geçer: Her şeyi bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmek veya küçük bir kafe açmak. Bu, basit bir tükenmişlik belirtisinden çok daha fazlası. Marc Auge, modernitenin bizi içine hapsettiği yok yerlerden bahseder. Havaalanları, devasa alışveriş merkezleri, büyük ofis binaları... Bize aidiyet hissi vermeyen, hafızası ve tarihi olmayan, sadece içinden geçip gittiğimiz bu transit alanlar bizi yavaş yavaş kimliksizleştirir. Herkesin bir kafe açmak istemesi, aslında bu yok yerlerin yarattığı derin yabancılaşmaya karşı bir isyandır. Kendi ellerimizle, insanlarla gerçekten temas edebileceğimiz, bir hikayesi, ruhu ve sahiciliği olan bir yer inşa etme arzusudur.
Diğer yandan Michel Onfray, yolculuğa övgü niteliğindeki metinlerinde gitme eyleminin sadece fiziki bir yer değiştirmeden ibaret olmadığını, eski derimizi döküp yeni bir varoluşa yelken açmak anlamına geldiğini anlatır. Kafe açma hayali de aslında bir tür durağan yolculuk arzusudur. Sistemin, modern pazar koşullarının ve bize dayatılan o katı yetişkinlik rollerinin dışına çıkma, kendi zamanımızın ve mekanımızın efendisi olma isteğidir. Ancak sormamız gereken asıl soru şudur: Bu arzu, ne zaman bizi gerçekten özgürleştiren bir yolculuğa, ne zaman kitlesel bir kaçış fantezisine ve modern bir delilik haline dönüşür?
Arzu ve Delilik Kampı tam da bu soruların peşine düşmek için var. Herkesin o ortak kafe açma fantezisinin ardındaki psikolojik dinamiklerden başlayarak, peşinden koştuğumuz arzuların ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu tartışacağız. Psikiyatrinin, sosyolojinin ve felsefenin kesiştiği o verimli alanda, kendi arzularımızın haritasını çıkarmak ve modern dünyanın bize normallik olarak sunduğu delilik hallerimizi anlamlandırmak için bir araya geliyoruz.
Cengiz Arca & Enes Özel
Zaman Üzerine Bir Diyalog
Kronofobi, sadece bireysel bir kaygı değil, Henri Lefebvre’in ifadesiyle "doğrusal zamanın" üzerimizde kurduğu tahakkümün bir sonucudur. Modern dünya, bizleri duvar saatlerinin mekanik tik-taklarına, yani nicelenmiş ve homojen bir zamana hapseder. Lefebvre’e göre bu durum, bedenin mülksüzleşmesine ve doğal ritimlerimizin (öritmi) bozulmasına yol açar. Kronofobinin temelinde, zamanın sadece "tüketilen bir meta" haline gelmesi yatar. Sermaye, yaşama dair bir hor görmeyle kendi ritmini üretim ve yıkımın çatışan ikiliğini dayatır. Bu doğrusal süreçler, doğanın döngüsel ritimlerinden (günler, mevsimler, dalgalar) kopuktur ve bizi sürekli bir "yetişememe" korkusuna sürükler. Lefebvre, ritimanalistin tıpkı bir senfoniyi dinler gibi şehri ve bedenini dinlemesi gerektiğini söyler. Kronofobiyle başa çıkmak, bu mekanik doğrusallığa karşı bedenin özgün ritimlerini yeniden kazanmakla, yani "sahiplenilmiş zamanı" yaratmakla mümkündür. Sonuç olarak zaman, korkulacak bir boşluk değil yer, zaman ve enerjinin etkileşiminden doğan canlı bir ritimdir. Bu ritmi yeniden hissetmek, bizi kronofobinin hapishanesinden çıkarıp hayatın poliritmik zenginliğine kavuşturacaktır.
Elif Kadıoğlu & Zeynüddin Aslan
- Çemberin Dışında Bir Ritim
Toplumsal normların üzerimize yapıştırdığı "normal" etiketleri ile içimizde kaynayan ehlileştirilememiş arzunun çatışmasını bedeninizde hiç hissettiniz mi?
Bu yaratıcı drama atölyesinde, "delilik" ve "taşkınlık" hallerini salt klinik bir tanı olarak değil, dayatılan sınırları ihlal eden radikal bir öznelik inşası ve bedensel bir başkaldırı olarak sahneye taşıyoruz. Belirlenmiş güvenli ve onaylanmış alanların içine sıkışmanın yarattığı basıncı deneyimlerken, bu basıncın saf bir bedensel özgürleşme anı yaratarak nasıl dışarı sızdığını rol oynama ve doğaçlama teknikleriyle araştıracağız.
Bu atölyede Zeynüddin Aslan ve Elif Kadıoğlu yürütücülüğünde, başkasının bakışı altında kurulan "normal" tablosunu yırtıp atarak, çoğunluğun anlam veremediği kendi a’normal ritmimizi bulacağımız bu süreçte, arzunun taşkınlığını ve uyumsuzluğun yaratıcı gücünü araştıracağız.
Enes Özel
AKIŞKAN ARZU
Hiç olmadığı kadar arzularımıza seslenen modern çağda, bireyin arzuları her zamankinden de ön planda. Ortalama bir insanın yüzlerce yıl önce yalnızca kralların sahip olmadığı kadar şeye sahibiz. Arzularımız, isteklerimiz hiç olmadığı doyuruluyor ancak bir o kadar da kuşatma altında. Çok uluslu şirketler olmayan arzularımızı yaratıp insanlığımızı tahrip ederken, otoriter yönetimler insanca bir hayata dair arzularımızı hiç olmadığı kadar bastırıyor.
Bu derste, arzuların ve gerçek ihtiyaçların karıştığı modern çağa ve öncesine, arzularımız üzerinden ışık tutacağız. İnsanın değişmesi gibi, arzularımızın da değişip değişmediğini anlamaya çalışacağız.
NORMALLİĞİN DELİLİĞİ
‘Normal’le olan ilişkimiz, kurulu kültürü tahrif eden neoliberal kültür ile sarsılmakta ve anlam zeminimizin sarsıldığı bu devirde hiç olmadığı kadar önemli görünmektedir. Binyıllardır kurulu olan ‘normal’lerimiz, dünya üzerindeki diğer ‘normal’ler ile etkileşmekte ve sürecin sonunda yaşadığı yere yabancılaşmış insanlar üretmektedir. Kabul ettiğimiz ‘normal’lerin yıkıcılığına karşı körlüğümüz -ve korkumuz-, ‘anormal’ olana düşmanlığmızı körüklemektedir. İnsan evladının en yaratıcı etkinliği ise ‘normal’ ile ‘anormal’ arasındaki ince çizgiden ortaya çıkmaktadır.
Bu derste, insanın, normal ve anormal ile olan ilişkisine değineceğiz. Ruhsal ve kültürel olarak, bu kavramlarla nasıl uğraştığımızı, bu kavramların da bizimle nasıl uğraştığını anlamaya çalışacağız.
İREM SAYIL
- Deliliğe Kim Karar Verir?:
Bu derste “delirdiğimize” karar verme yetkisinin kimlerde olduğunu konuşuyoruz. Tarihsel süreçte deliliğin nasıl ele alındığı ile birlikte günümüzde bu kararın psikoloji ve hukuk bakımından nasıl sonuçlar doğurabileceğini inceliyoruz.
- Normlar ve Normallik:
Bu derste psikoloji ve hukuk anlamında norm kavramını inceliyor ve normalliği sorguluyoruz. Hukuktaki normlar hiyerarşisinin iç dünyamızdaki yansımalarını, “kamu düzeni” ve “hayatın olağan akışı” gibi normalliğe atıf yapan hukuki terimleri değerlendiriyoruz.
- Delilik ve Ceza:
Ceza sisteminin işlevleri nelerdir? Delirmek bir cezasızlık sebebi midir? Eylemlerimden ne ölçüde sorumluyum? gibi sorulara cevap aradığımız bu derste, özgürlük ve sorumluluk kavramlarını merkeze alıyoruz. Bu kavramların varoluşçu psikoterapi ve hukuk bağlamındaki anlamlarını tartışıyoruz.
Merve Cura
1. Kadınlık Bir Semptom mu?
Kadınlık tarih boyunca biyolojik bir olgudan çok, tıp, din, hukuk ve kültür tarafından yeniden tanımlanan bir deneyim alanı olmuştur. Bu derste histerinin tarihsel serüveni üzerinden kadın bedeninin nasıl anlamlandırıldığı, denetlendiği ve temsil edildiği incelenir. Antik dönemden Freud'a uzanan çizgide histeri, yalnızca psikiyatri tarihinin değil, kadınlık tarihinin de kurucu kavramlarından biri olarak ele alınır.
Semptomun psikanalizle birlikte kazandığı yeni anlam tartışılır; beden, bastırılmış arzunun ve temsil edilemeyen deneyimlerin ifade alanı olarak değerlendirilir. Ders, kadınlığın doğallaştırılmış bir kimlikten çok, tarihsel ve kültürel olarak kurulan bir öznelik deneyimi olduğunu tartışmaya açar.
2. Kim Konuşuyor? Arzu, Öteki ve Semptom
Semptomun sahibi kimdir? Konuşan özne midir, bilinçdışı mıdır, yoksa özneyi önceleyen söylemler mi? Bu derste Freud'dan Lacan'a uzanan psikanalitik düşünce içinde arzunun kuruluşu ve histerik öznenin konumu ele alınır.
Arzu, eksiklik, tanınma ihtiyacı ve Öteki ile kurulan ilişki üzerinden öznenin nasıl biçimlendiği tartışılır. Histeri, bireysel bir ruhsal örgütlenmenin ötesinde, öznenin kendini başkasının bakışı içinde kurma çabasının bir ifadesi olarak değerlendirilir. Toplumsal cinsiyet normlarının arzu üzerindeki etkisi, psikanalitik ve toplumsal kuramın kesişiminde ele alınır.
3. Kendinin Seyircisi Olmak
Çağdaş insan, yalnızca başkalarının bakışına maruz kalan bir özne değildir; aynı zamanda kendini sürekli gözleyen, değerlendiren ve yeniden kuran bir özneye dönüşmüştür. Bu derste beden, görünürlük, performans ve kendilik deneyimi arasındaki ilişki çağdaş kültürün sunduğu yeni öznelik biçimleri üzerinden tartışılır.
Histeri, günümüz dünyasında farklı semptomatik örgütlenmeler içinde yeniden düşünülür. Kusursuzluk arayışı, görünür olma arzusu, kendini sürekli performansa çağıran kültürel beklentiler ve bedenle kurulan ilişki, psikanalitik ve toplumsal cinsiyet perspektifleriyle ele alınır. Ders, semptomu bireysel olduğu kadar kültürel bir anlatı olarak okumayı ve modern öznenin kendisiyle kurduğu bakışı yeniden düşünmeyi amaçlar.
Arkhé Kampüsü
Arkhé Projesi 2014 yılında Nesin Matematik Köyü’nde doğdu; yıllar içinde büyüyerek etkinlik yaptığı mekanlara sığamaz oldu ve 2019'da Matematik Köyü’nün hemen yanındaki bir zeytinliğe taşındı. Şimdi kendi arazimizde, şehrin gürültüsünden uzakta, çalışmak istediğimiz konulara odaklanabildiğimiz ve akademik özgürlüğün kısıtlanmadığı bağımsız bir mekanı kurduk; iyileştirmek ve güzelleştirmek için tüm gücümüzle çalışıyoruz. Doğa ile iç içe olan bu zeytinlikte, dersliklerinde uzman eğitmenlerin eşliğinde tartışabileceğimiz, Şirince'nin geleneksel mimarisi ve çevre ile uyumlu bir kampüs inşa ediyoruz.
ULAŞIM:
OTOBÜSLE: Bulunduğunuz yerden Selçuk’a giden otobüs firmaları olabilir. Yoksa ve otobüsle İzmir’e geliyorsanız, İzmir garajından Selçuk’a minibüsler kalkıyor. Havalimanına da yakın olan Gaziemir’den kalkan/geçen Selçuk minibüsleri de var.
UÇAKLA: İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na indikten sonra İZBAN veya HAVAŞ ile Selçuk'a varabilirsiniz. HAVAŞ'ın kalkış saatleri ve ücretleri için buraya tıklayın. (Selçuk'a giden HAVAŞ için Kuşadası otobüsüne binmeniz gerekiyor.)
TRENLE: Havaalanından veya İzmir'in diğer birçok bölgesinden Selçuk’a İZBAN ile de ulaşabilirsiniz. Tepeköy aktarma istasyonunda inip yine indiğiniz yerden kalkan Selçuk trenlerine aktarma yapmanız gerekecek. Sefer saatleri için buraya tıklayın. (Arama yaparken bineceğiniz istasyondan - Tepeköy seferlerine bakıp sonra Tepeköy - Selçuk seferine bakın.)
ÖZEL ARAÇLA: İzmir’e geldikten sonra İzmir-Aydın otoyoluna girerseniz yaklaşık 50 km sonra Torbalı gişelerine ulaşacaksınız. Buradan da yaklaşık 20 km sonra Selçuk gişelerine ulaşacaksınız. Selçuk’un girişindeki ilk kırmızı ışıklardan sola dönerseniz Şirince yoluna girmiş olacaksınız. (Şirince tabelasını da göreceksiniz.)
ŞİRİNCE'YE ULAŞIM: Selçuk’tan Şirince’ye minibüsler var. Mevsime göre saatlerde değişiklik olabilir. Kabaca sabah 07:00 akşam 20.00'a kadar her 20 dakikada bir minibüs var (bunu otogarda teyit etmenizi öneririz, değişiklik gösterebilir). Şirince ile Arkhe arası 800 metre. Şirince'ye varır varmaz Yorgo'nun Mahzeni önünde inmeniz gerekir. Soldan tabelaları takip ederek kolayca varabilirsiniz.