Kamp Süresi

6 gün

Tarih

23 - 29 Ağustos 2026

Eğitmenler

6 eğitmen

Değişen Dünyada Modern Özneyi Psikanalizle Yeniden Düşünmek

Değişen Dünyada Modern Özneyi Psikanalizle Yeniden Düşünmek

23-29 Ağustos 2026
İzmir/Şirince-Arkhe Kampüsü

Bugün hâlâ bir özneden söz edebilir miyiz? Eğer edebiliyorsak, bu özne kendisini hangi dil, hangi söylem ve hangi toplumsal bağ içinde kurmaktadır?

Günümüz dünyasında özne, yalnızca bireysel bir iç deneyimin taşıyıcısı olarak değil; dil, söylem ve toplumsal bağ içerisinde sürekli yeniden kurulan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Psikanalitik düşünce, özneyi tamamlanmış bir bütün olarak değil; eksiklik, arzu ve temsil etrafında şekillenen dinamik bir oluşum olarak ele alır. Bu nedenle özneyi anlamak, aynı zamanda onun içinde yer aldığı simgesel düzeni, bu düzenin dönüşümlerini ve bu dönüşümlerin ruhsal yaşantı üzerindeki etkilerini birlikte düşünmeyi gerektirir.

Bu kamp, söz konusu çok katmanlı yapıyı hem kuramsal hem de klinik düzeyde ele almayı amaçlayan yoğun bir çalışma alanı sunmaktadır. Program boyunca, öznenin kuruluşundan başlayarak dilin ve söylemin işleyişine, psikanalizin etik çerçevesine, çağdaş dünyada dönüşen semptom biçimlerine ve yeni ruhsal yapılanmalara uzanan bir izlek takip edilecektir.

Bugünün kültürel ve toplumsal koşulları, öznenin simgesel koordinatlarını köklü biçimde dönüştürmektedir. Büyük anlatıların çözülmesi, kapitalist söylemin yaygınlaşması ve teknolojinin gündelik yaşama nüfuzu; öznenin arzu, hakikat ve bedenle kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendirmektedir. Bu dönüşüm, klinik alanda da yeni semptom örgütlenmeleri, kimlik biçimleri ve ilişki kurma tarzları üzerinden kendisini göstermektedir.

Bu bağlamda program histerik yapıdan psikosomatik görünümlere, hakikatle kurulan ilişkiden kolektif söylem biçimlerine, göç deneyiminden çocuk ve suç ilişkisine kadar uzanan başlıkları bir araya getirerek, çağdaş öznelliğin çok boyutlu bir haritasını çıkarmayı hedeflemektedir.

Arkhe, bu yaz okulunda yalnızca bilgi aktarımını değil; düşünmeyi, tartışmayı ve birlikte üretmeyi mümkün kılan bir alan açmayı amaçlamaktadır. Katılımcıları, psikanalitik düşüncenin sunduğu kavramsal araçlar eşliğinde, hem kendi klinik ve teorik sorularını derinleştirmeye hem de değişen dünyada öznenin konumunu yeniden düşünmeye davet etmektedir.

Eğitmenler ve Ders İçerikleri:

1. Özge Soysal

Sözün koşulları ve öznelliğin oluşumunun mantıki zamanları

Öznenin kendisi ve çevresiyle kurduğu ilişki, temsil üzerine dayanmaktadır. Temsil aynı zamanda bir öznenin kendisini toplumsal bağda ifade etmesinin yegâne öncelikli yoludur da. Küçük insan varlığının dünyaya geldiği an bir toplumsal bağın içine doğduğu düşünüldüğünde, S. Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nda (1929) bir öznenin üstbenliğinin şekillenişi ve kolektif üstbenlik arasında kurduğu ilişki de anlaşılabilir. Peki, bu öncüllerin psikanaliz için önemi nasıl ifade bulur? Aslında bu öncüllerin bizi ilgilendirmesi temsil ve namevcut arasındaki bağlantıdadır, zira psikanalizin öznesi sözün yapılanışındaki bu merkezi eksikliğin öznesi olarak oluşur. Öznelliğin farklı aşamaları içeren bu oluşumu, bununla birlikte evrelerin birbirini takip ettiği gelişimsel lineer bir zamanda gerçekleşmez; daha ziyade J. Lacan’ın “mantıki” olarak ifade ettiği, tekil bir sözün belirişinin sembolik koşullarına bağlı çok boyutlu zamanlarında ortaya çıkar. 

Hala bir özne var mı? Söylemler, toplumsal bağ ve psikopatolojileri

Öznenin yeri ancak sembolik Ötekide dilin bir etkisi olarak kurulabiliyorsa eğer, bu yapılanışın zora girdiği günümüz neo-teknik liberal söyleminde hala bir özneden bahsedebilir miyiz? Zaman zaman psikanalistler arasında çetin tartışmalara ve fikir ayrılıklarına yol açan bu soruya biz kendi cevabımızı nasıl verebiliriz? Dahası, nasıl bir ayrışma ve bir-aradalık istiyoruz? Birbirimizden ayrı ama özdeş olduğumuz bir ayrışma mı? Ya da birbirimizden farklı ama bağsız olduğumuz bir birliktelik mi? Hiçbiri değilse, nasıl? Ve yine sadece tekilliklerden ve yerelliklerden yola çıkarak insanileşmeyi sağlayan bir toplumsal bağ oluşturmak mümkün mü?

J. Lacan’ın 1960’ların sonunda yazıya geçirdiği söylem türlerinden yola çıkarak tartışabileceğimiz bu sorular, klinik pratikte karşılaştığımız yaygın fenomenlerle ve öznelliğin neo-oluşumlarıyla ilgili nasıl bir konum alabileceğimize dair güncel ve kritik bir soruyu da beraberinde getiriyor.

Psikanalizin Etiği, iyinin ve kötünün ötesinde

J. Lacan’ın Psikanalizin Etiği seminerinde (1959/60) “psikanalizin trajik etiği” olarak ifade ettiği etik, sadece bir çalışma çerçevesi olmasının ötesinde psikanalizin kendisidir ve uyum yasasının ötesinde konumlanır. Psikanalizin etiği, öznenin konuşan varlık olmasına içre, trajik olarak adlandırabileceğimiz yapısal merkezi bir boşluğun öznel bir parkurda başkalığın yeri olarak tanınmasının adımlarında biçimlenir. Tam da bu anlamda sarsıcı bir gerçeği işaret eder: öznenin yüce iyi, anlayış ve uyum düsturundan itibaren bir diğeriyle olan ilişkisinde sorumluluğunu almadığı öznel hakikati ve saldırganlığı öfkeyi, hatta nefreti beslemektedir ve bu da beraberinde gerek öznel gerekse toplumsal ölçeklerde tanıklık edebileceğimiz radikal olabilecek bazı sonuçları getirir.

Oysaki, dilsel yapılanışın sözün koşullarına bağlanan başkalık yasası, psikanalizin etiğinin bel kemiğini oluşturur ve merkezin olumlanan niteliklerden boşalmasını ufka yerleştirir. Bir ideal olarak değil, yapısal bir huzursuzluğun onarılamaz gerçeğinin hesaba katıldığı öznel bir mantık olarak. Özgürlük, otorite, kaybın gerçeği, öznel sorumluluk, hakikat ve arzu etiği gibi kavramlar böylesi özgün bir mantığı kavramada bize yol gösterebilecek nirengi noktaları olacak. 

Serge Lesourd’un “Özne nasıl susturulur? Söylemlerden liberal laf ebeliklerine” kitabı (Doğu Batı yayınları, 2018, çev. Ö. Soysal, Ü. Edeş) başlıca kaynak olmak üzere, oldukça geniş bir külliyatı ilgilendirdiği için yararlanılan tüm kaynakları burada belirtmem imkanlı olmadığından, ilgili okuyucu, www.ozgesoysal.com adresinde “toplumsal bağ, öznellik, psikopatoloji” bölümünde yer alan yazıların her birinde baş vurabileceği Türkçe ve yabancı kaynaklara dair geniş bir bilgiye ulaşabilir.

  

2. Eylül Ceren Demir

Öznenin Kurulumu: Eksik Üzerine

Psikanaliz, özneyi—yani insanı—önceden tamamlanmış, kendi içinde bütün bir varlık olarak görmez. Aksine özne, tam olmayan, eksikle biçimlenen bir oluşumdur. Bu eksik rastlantısal değil; öznenin ta kuruluşundan gelen, yapısal bir özelliktir. Özne, kendi varlığını doğrudan ve saydam biçimde kavrayamaz; kendini ancak dil aracılığıyla, başkalarıyla ve toplumsal bağlarla kurduğu ilişkiler üzerinden deneyimler. Bu da şu anlama gelir: özne hiçbir zaman tam anlamıyla "kendisi" değildir—daima bir temsil içinde, bir boşluğun çevresinde var olur.

Lacan’ın ifadesiyle öznenin kurulumu, gelişimsel bir ilerlemenin ya da biyolojik olgunlaşmanın sonucu olarak değil, mantıki zamanlar içerisinde, tekil bir sözün belirişinin simgesel koşullarına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu mantıki zamanlar birbirini doğrusal olarak izleyen evreler değil; birbirini önceden varsayan ve geriye dönük olarak anlam kazanan kesitlerdir. Dolayısıyla özne, her zaman temsil ile namevcut arasındaki bu gerilimin içinde bir etki olarak var olur. Psikanalizin öznesi tam da bu yapısal eksiğin öznesidir.

Öznenin bu biçimde kurulabilmesi, kastrasyon olarak adlandırılan kurucu bir kesikten geçmesini gerektirir. Kastrasyon, yalnızca bir kayıp ya da yoksunluk değildir; öznenin sınırsız jouissance’tan feragat ederek simgesel nizama dahil olmasını mümkün kılan kurucu bir mekanizmadır. Bu kesik sayesinde özne, anneyle olan simbiyotik ilişkinin hayali bütünlüğünden çekilir ve arzunun alanına girer. Arzu, tam da bu eksikten doğar; öznenin dünyayla, başkalarıyla ve dille kurduğu ilişkinin zemini bu eksik üzerine inşa edilir.

Büyük Başka, Baba’nın Adı, Yasa ve Simgesel Düzen

Lacan’ın kuramında öznenin simgesel nizama dahil olması, Baba’nın-Adı olarak adlandırılan bir gösterenin devreye girmesiyle mümkün hale gelir. Bu metafor, fiziksel bir babanın varlığından bağımsız olarak işleyen bir fonksiyondur; yasanın, dilin ve sınırın temsilcisi olarak anne-çocuk ilişkisine müdahale eder ve çocuğun simbiyotik bütünlük hayalinden kopmasını sağlar. Freud’un Totem ve Tabu’daki ilkel baba anlatısından devralınan bu yapı, Lacan tarafından simgesel bir düzenleme olarak yeniden okunur: baba, fiziksel olarak var olmasa da adı ve temsil ettiği yasaklarla varlığını sürdürmektedir.

Büyük Başka ise öznenin toplumsal ve simgesel düzenle kurduğu ilişkinin temelini oluşturan yapıdır. Özne, Büyük Başka’nın ne istediğini bilemez; Lacan’ın Che vuoi? sorusu tam da bu bilinmezliğe işaret eder ve özne için köklü bir kaygı kaynağı oluşturur. Tarihsel süreç içinde bu kaygıya karşı geliştirilen savunma, kurucu metinler, dinsel anlatılar, ideolojik çerçeveler ve aktarım zinciriyle sağlanmıştır. Homeros’un destanları, tek tanrılı dinlerin kutsal kitapları, Marksizm gibi büyük anlatılar; özneye Büyük Başka’nın talebini anlamlandırabileceği bir referans noktası sunmuş, aktarım ve afiliyasyon yoluyla kuşaklar arası bir simgesel süreklilik sağlamıştır. Ancak bugün bu referans noktaları meşruiyetini kaybetmiş görünmektedir. Peki Büyük Başka’nın düştüğü bu zeminde özne, arzusunu hangi koordinatlarda kurmaktadır?

Kapitalist Söylem ve Simgesel Düzenin Çözülmesi

Günümüz kültürel koşullarında simgesel çerçevenin işleyişinde köklü bir dönüşüm yaşanmaktadır. Liberal ekonominin yükselişi, kapitalist söylemin belirleyici etkisi ve postmodern büyük anlatıların çözülmesiyle birlikte, özneyi simgesel düzende konumlandıran referans noktaları giderek zayıflamaktadır. Lyotard’ın 1979’da öngördüğü biçimde, meşruiyetini yitiren büyük anlatıların yerini, özneye her şeyin mümkün olduğunu vadeden bir söylem almıştır. Lebrun’un isabetle ifade ettiği üzere, geçmişi silip atabileceğine inanan ve kendinden önceki kuşaklara karşı hiçbir borcu olmadığını düşünen bir öznellik biçimi ortaya çıkmıştır.

Lacan’ın kapitalist söylem analizinde ortaya koyduğu üzere, bu söylem eksiği dolaşımdan çıkarmayı çalışır; özne ile nesne arasındaki mesafeyi ortadan kaldırarak, yapısal eksiğin tüketim yoluyla kapatılabileceği yanılsamasını üretir. Simgesel düzlemde işleyen yasa yerini sözleşmelere bırakmıştır. Öte yandan teknoloji, yeni bir din işlevi üstlenerek imkânsızlığı ortadan kaldırmayı vaat eder, bir zamanlar kutsal ya da dokunulmaz sayılan alanları teknik müdahaleye açılmış; böylece imkânsızlıkla kurulan ilişkinin simgesel temelleri dönüşmüştür.

Dufour’un pleonexie olarak adlandırdığı bu kültürel atmosfer, yani hep daha fazlası için açlık, antik çağda bir kibir niteliği olarak görülürken günümüzde pazarlama stratejileriyle normalleştirilmiş ve erdem haline getirilmiştir. Süperego, artık yasaklayan değil; “keyif al, daha fazlasını iste, sınırlarını zorla” buyruğunu yönelten bir yapıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, jouissance’tan feragati değil jouissance’ın azamileştirilmesini kültürel norm haline getirmiştir. Böyle bir durumda özne, arzu ile tatmin arasındaki ayrımı nasıl sürdürebilecektir?

Yeni Ruhsal Yapılanmalar

Bu kültürel dönüşümün en belirgin sonuçlarından biri, Büyük Başka’nın kılavuz niteliğini yitirmesidir. Melman’ın ifadesiyle modern özne kılavuzsuz kalmıştır: devlet başkanları, üniversite hocaları, ebeveynler—bir zamanlar simgesel otorite işlevi gören figürler artık bağlayıcı bir güç taşımamaktadır. Bilgiye verilen değer de bu dönüşümden payını almıştır; bilgi, anlam kurucu bir referans olmaktan çok, anında kullanılabilir bir araç haline gelmiştir. TikTok ve Instagram gibi platformların yaygınlığı, zevke en kısa yoldan erişim arzusunun bu yeni düzen içindeki görünümüdür. Bu çözülme yalnızca bir yönsüzlük üretmemekte; öznenin kendini konumlandırma biçimini de dönüştürmektedir. Melman’ın atopik özne olarak adlandırdığı bu yeni figür, simgesel referanslardan yoksun, pusulasız ve süreklilik kurmakta zorlanan bir öznellik biçimine işaret eder. Özne, yönünü artık simgesel koordinatlardan değil, dolaşımdaki nesnelerden ve anlık taleplerden türetir.

Kolektif düzlemde ise bu çözülme, öznenin arzusunu tekil bir konumdan kurmak yerine belirli söylemler etrafında örgütlenen gruplar içinde konumlandırmasına yol açar. Ancak bu yapılarda simgesel aracılığın yerini giderek imgesel özdeşleşmeler almakta; farklılığa tahammül azalırken, öznel konumlar kırılgan aidiyetler içinde sabitlenmektedir. Bu durum, kolektif histeri olarak adlandırılabilecek bir örgütlenme biçimini görünür kılmaktadır. Özne, kendi arzusunu kurmak yerine, başkasının söylemi içinde konum alarak varlık kazanmaya çalışır.

Bu dönüşümün klinik karşılığı, Melman’ın yeni ruhsal yapılanmalar olarak tanımladığı örgütlenmelerde belirginleşmektedir. Klasik nevrotik yapılarda merkezi olan bastırma ve yasa ile kurulan çatışma geri çekilirken; bağımlılıklar, yeme bozuklukları, psikosomatik belirtiler ve sınır örgütlenmeler öne çıkmaktadır. Bu yapılarda semptom, artık bir anlamın taşıyıcısı olmaktan çok, doğrudan jouissance’ın düzenlenme biçimi olarak işlev görür.

Bu bağlamda Lebrun’un banal perversiyon kavramı, söz konusu dönüşümün işleyiş mantığını açığa çıkarmaktadır. Banal perversiyon, nevrotik zeminde işleyen ancak jouissance’ı simgesel dolayım olmaksızın doğrudan nesneyle düzenlemeye yönelen bir örgütlenmeyi ifade eder. Böylece arzu, eksiklik etrafında kurulan bir hareket olmaktan çıkarak, nesneye doğrudan yönelen bir tatmin döngüsüne indirgenmektedir. Bu süreçte özne, bir yandan yönünü kaybederken diğer yandan nesnelere ya da kolektif kimliklere tutunarak bu kaybı telafi etmeye çalışır. Ancak bu tutunma biçimleri, öznenin arzusuyla kurduğu ilişkiyi güçlendirmek yerine daha da silikleştirir. Bu koşullarda özne, kendi arzusunun sorumluluğunu üstlenebileceği bir konum hâlâ kurabilir mi, yoksa ya nesnelerin dolaşımına ya da kolektif özdeşleşmelere mi teslim olmaktadır?

3. Fatma Girgin Kardeş

Psikanaliz tarihinin en tartışmalı ve en üretken kavramlarından biri olan histeri, yirminci yüzyılın sonlarında tanı kitaplarından silindiğinde sanki ortadan kalkmıştı — oysa yalnızca adı değişmişti. Kronik ağrı klinikleri, fonksiyonel nöroloji birimleri, psikiyatri poliklinikleri ve dijital kimlik tartışmalarının tam ortasında, Lacan'ın yapısal okumasıyla tanıdığımız öznel örüntü varlığını sürdürmektedir: bedenin anatomiye değil kendi imgesine yanıt vermesi, arzunun tatmin edilmek yerine canlı tutulmak istenmesi, Öteki'ye yöneltilen ve hiçbir cevabın kapatamayacağı o temel soru — "ben neyim, senin için ne ifade ediyorum?" Bu çalışmada, histerik yapıyı bir patoloji kategorisi olarak değil, öznenin kendini ve dünyayı kurma biçimi olarak ele alıyor ve bu yapının günümüzdeki üç büyük görünüm alanını derinlemesine incelemeyi hedeflemektedir.

Birincisi dijital kimlik: sosyal medyanın sunduğu sonsuz öz-sunum olanağı, Lacancı anlamda Öteki'nin bakışına duyulan açlığı hem doyuruyor hem de sonsuza dek erteliyor; beğeniler arzuyu tatmin etmiyor, aksine besliyor ve histerik yapının "arzu Öteki'nin arzusudur" eksenini görünür kılıyor. İkincisi beden politikaları: tıbben açıklanamayan semptomlar, fonksiyonel nörolojik bozukluklar, psikosomatik tablolar — bunların hepsinde beden, simgesel düzenle hesaplaşmasını semptom diliyle yürütüyor;

üçüncüsü cinsiyet tartışmaları: günümüzde kimlik politikalarının yoğunlaştığı bu alanda histerik yapının temel sorusu — cinsel farkın ve oluşun sorgulanması — yeni bir dille ama tanıdık bir yapıyla kendini gösteriyor; Lacan'ın "cinsel ilişki yoktur" önermesi ve jouissance kavramı, bu tartışmaları patolojize etmeden yapısal bir okumaya açıyor. Bu çalışma, transferans dinamiklerinde histerik yapıyı tanımak, efendi konumuna çekilme riskini fark etmek, semptomun işlevini "düzeltilecek bir hata" olarak değil öznenin tutunma biçimi olarak dinlemek — ve nihayetinde, "iyileşmek" ile "semptom olmadan kim olmak" sorusunu birlikte düşünmeyi hedeflemektedir.

 

4. Cemile Serin Gürdal

Değişen dünyada beden

Değişen dünyada beden algısı, yabancılaşma ve psikanalitik ortam içinde aynı odada iki ayrı beden olma deneyiminin analitik çalışma üzerine etkisi ele alınacaktır. Günümüzde özellikle çocuk ve ergenlerde bedene ilişkin uğraşlar farklı şekillerde tezahür etmektedir. Bedene ilişkin yabancılaşma ekranlarla kurulan ilişki üzerinden de kendisine yer bulmaktadır. Akran gruplarıyla iletişimi ekrana sıkışan gençlerin gerçek temaslarının sınırlılığı bedensel duyumlarıyla temaslarını da sınırlandıracaktır. Bunun üzerinden de kendilerini tanımlamaları da değişecektir. Psikanalitik çalışmada inşa olmuş bu yapıların kendilerine yabancı hissettikleri ve onlara acı veren tarafları üzerine çalışılmaktadır.

Değişen dünyada ruh

Ruh (soul) nasıl tanımlanır ve nasıl ele alınabilir? Psikanalitik çalışmanın ruhunu nasıl düşünebiliriz? Çevrim içi çalışmalarda duyumların görece eksik olmasının duyumsama üzerine ve çalışmanın ruhu üzerine nasıl bir etkisinin olacağı ele alınacaktır. Ruh (soul) kavramı analitik yazında pek çok yazar tarafından ele alınmıştır. Ayrıntılı tanımlaması Salman Akhtar tarafından yapılmıştır ve dört özelliğinden bahsetmiştir.

Ruhun bedenle ve zihinle ilişkisi analitik çalışma içindeki tezahürleri üzerinden ele alınacaktır.


5. Yücel Yılmaz

Bilmek İstememek: Hakikatle İlişki Üzerine Psikanalitik Bir İnceleme

Birinci Oturum:

Yalanın ruhsal boyutları: Değillemeden sapkın pakta

Psikanalitik düşüncede yalan, ahlaki bir kategori olarak değil, öznenin hakikatle kurduğu ilişkinin bir göstergesi olarak ele alınmaktadır. Bu oturumda belirleyici soru “Bu özne yalan mı söylüyor?” değil; “Bu özne hakikatle nasıl bir ilişki içinde?” sorusudur. İlk oturumda bu çerçevede yalan, yaygın olarak bilinen inkâr biçimleriyle birlikte düşünüldüğünde öncelikli olarak değilleme (negation), reddetme (disavowal) ve menetme (foreclosure) kavramları ele alınarak detaylandırılacaktır. Freud’un değilleme (Verneinung, 1925), kavramının selim işlevi düşünceyi ve anlam üretimini mümkün kılarken, habis işlevi simgeleştirme ve temsil süreçlerini tahrip etmektedir (Bell, 2016; Bion, 1959). Bunun yanında reddetme (disavowal) ve menetme (foreclosure) kavramları, hakikatle ilişkinin birbirinden yapısal olarak ayrışan biçimleri olarak incelenmektedir (Freud, 1927; Green, 1999). Tüm bu aktarılan arka plan üzerinden hakikatin bireysel düzlemden ilişkisel ve kolektif bir örgütlenmeye nasıl taşındığı ve bu süreçte ortaya çıkan yeni ruhsal yapılanma biçimleri, sapkın pakt kavramı ve suç ortaklığına dahil olmanın dilsel ve ilişkisel yönleri üzerinden tartışılacaktır (Stein, 2005; Khan, 1979, Amir, 2013).

 İkinci Oturum:

Hakikatin akıbetleri: Sapkın kapsama, woke Kültürü, iptal kültürü ve yıkıcı popülizm

Bu oturumda ilk oturumda kurulan psikanalitik çerçeve üzerinden, çağdaş kültürel ve toplumsal görüngülerle birlikte bunların zemininde şekillenen yeni ruhsal yapılanmalar ele alınacaktır. Hakikat-ötesi anlatıları, iptal kültürü, woke söylemleri ve popülist anlatılar, sapkın ruhsal işleyiş biçimlerinin kitlesel ölçekteki tezahürleri perspektifinden incelenecektir. Bu pratiklerdeki belirleyici dinamiğin hakikatin çarpıtılmasının olmadığı, menetme düzeneği üzerinden hakikatin temsil alanına hiç alınmaması olduğu tartışılacaktır (Freud, 1924; Green, 1999). Sapkın kapsama ve yıkıcı popülizm kavramları üzerinden sapkın paktın kitlesel işleyişteki yansımaları incelenerek detaylandırılacaktır (Zienert-Eilts, 2020). Son olarak “evil” anlamındaki Kötülük kavramına değinilecek; anlamın ve anlamlılığın yok edilmesine yönelik sapkın ve yıkıcı eğilim, habis değillemenin en uç tezahürü olarak konumlandırılacak (Migliozzi, 2016; Joannidis, 2023) ve bilmek istememenin hakikatle ilişkiyi nasıl bozduğu iki ayrı klinik vinyet üzerinden örneklendirilecektir.
 

6. Nesli Keskinöz Bilen

Değişen dünyada Göç ve psikanaliz

İlk ev anne, ilk göç de anneden, annenin bedeninden göçtür. Fiziksel kopuş ve doğum,  göbek bağının kesilmesi ile olurken insan yavrusunun psikolojik doğumu; özne oluş (Mahler, Pine ve Bergman, 1975) çok daha uzun sürebilir. Rahminden kucağına, kucağından dizinin dibine, yanından emekleyerek ve sonra yürüyerek daha uzaklara gittiğimiz, ilk gitme denemelerimizi yaptığımızdır, anne. Yeni olanı merak ve geride bırakılacak olanla oluşan kaygı ve korku arasındaki salınım ve denge sonraki tüm gidişlerin de şablonu gibidir. İnsanın doğumu ve insanoğlunun tarihi ve mitleri; benzer noktalarda kesişirler.  Bu kesişme ve aralarındaki analojinin açımlanacağı bir sunum olacaktır.

Değişen dünyada göç;  kişinin sadece somut olarak bulunduğu durumdan ve yerden başka yerlere gitmesi değil dünyada olan tüm değişimler içine adapte olmaya çalışması, yeni teknolojilere yerleşmeye çabası gibi bambaşka soyut coğrafyalarda kendini bulmasını da içerir. Sunum; her gün kendini yeni bir kavrama, yeni bir dünya düzenine, yeni bir yere gitmeye koşullanmış bulan insanın ‘gitmesi’ ya da ‘kalması’ üzerine psikanalitik düşünceleri içerecektir.

 Çocuk ve Suç

‘Çocuk ve Suç’ başlığı çoklu disiplinlerce ele alınmasını gerektiren derin bir konudur. Çocuğu içinde bulunduğu dünyadan, toplumdan, aileden ayrı resmetmek mümkün değildir. Çocuğu çevreleyen tarihi, sosyolojik, hukuksal, ekonomik koşullar yadsınamaz. Ancak bu sunum  çocuk ve suç kavramlarını yalnızca psikanalitik perspektiften ele almaya çalışacaktır.

Çocuk suça karışmadan çok önce iç dünyası nasıl şekillenmiş olabilir? Anne ve babası oluşan bu yapının neresindedirler? Psikanaliz merceğinden neler söylenmiş ve neler söylenebilir? sorularına yanıtlar arayan ve yeni soruların peşine düşen bir sunum/yazı olacaktır.

 

 Koordinatör: Nursena Keçe - knursena18@gmail.com

Cemile Serin Gürdal

2 programı var

Psikoloji
Detaylar

Yücel Yılmaz

2 programı var

Psikoloji
Detaylar

Nesli Keskinöz Bilen

2 programı var

Psikoloji
Detaylar

Eylül Ceren Demir

1 programı var

Psikoloji
Detaylar

Fatma Girgin Kardeş

1 programı var

Psikoloji
Detaylar

Özge Soysal

1 programı var

Psikoloji
Detaylar

Arkhé Kampüsü

Arkhé Projesi 2014 yılında Nesin Matematik Köyü’nde doğdu; yıllar içinde büyüyerek etkinlik yaptığı mekanlara sığamaz oldu ve 2019'da Matematik Köyü’nün hemen yanındaki bir zeytinliğe taşındı. Şimdi kendi arazimizde, şehrin gürültüsünden uzakta, çalışmak istediğimiz konulara odaklanabildiğimiz ve akademik özgürlüğün kısıtlanmadığı bağımsız bir mekanı kurduk; iyileştirmek ve güzelleştirmek için tüm gücümüzle çalışıyoruz. Doğa ile iç içe olan bu zeytinlikte, dersliklerinde uzman eğitmenlerin eşliğinde tartışabileceğimiz, Şirince'nin geleneksel mimarisi ve çevre ile uyumlu bir kampüs inşa ediyoruz. 

ULAŞIM:

OTOBÜSLE: Bulunduğunuz yerden Selçuk’a giden otobüs firmaları olabilir. Yoksa ve otobüsle İzmir’e geliyorsanız, İzmir garajından Selçuk’a minibüsler kalkıyor. Havalimanına da yakın olan Gaziemir’den kalkan/geçen Selçuk minibüsleri de var.

UÇAKLA: İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na indikten sonra İZBAN veya HAVAŞ ile Selçuk'a varabilirsiniz. HAVAŞ'ın kalkış saatleri ve ücretleri için buraya tıklayın. (Selçuk'a giden HAVAŞ için Kuşadası otobüsüne binmeniz gerekiyor.)

TRENLE: Havaalanından veya İzmir'in diğer birçok bölgesinden Selçuk’a İZBAN ile de ulaşabilirsiniz. Tepeköy aktarma istasyonunda inip yine indiğiniz yerden kalkan Selçuk trenlerine aktarma yapmanız gerekecek. Sefer saatleri için buraya tıklayın. (Arama yaparken bineceğiniz istasyondan - Tepeköy seferlerine bakıp sonra Tepeköy - Selçuk seferine bakın.)

ÖZEL ARAÇLA: İzmir’e geldikten sonra İzmir-Aydın otoyoluna girerseniz yaklaşık 50 km sonra Torbalı gişelerine ulaşacaksınız. Buradan da yaklaşık 20 km sonra Selçuk gişelerine ulaşacaksınız. Selçuk’un girişindeki ilk kırmızı ışıklardan sola dönerseniz Şirince yoluna girmiş olacaksınız. (Şirince tabelasını da göreceksiniz.)

ŞİRİNCE'YE ULAŞIM: Selçuk’tan Şirince’ye minibüsler var. Mevsime göre saatlerde değişiklik olabilir. Kabaca sabah 07:00 akşam 20.00'a kadar her 20 dakikada bir minibüs var (bunu otogarda teyit etmenizi öneririz, değişiklik gösterebilir). Şirince ile Arkhe arası 800 metre. Şirince'ye varır varmaz Yorgo'nun Mahzeni önünde inmeniz gerekir. Soldan tabelaları takip ederek kolayca varabilirsiniz.