Şüphesiz ki 2016 ABD başkanlık seçimlerinin hayatımıza kazandırdığı en tartışmalı kişi seçimlerin galibi Donald Trump oldu. Trump’ın Demokrat Partili rakiplerinden Bernie Sanders her ne kadar kendi partisinden Hillary Clinton’ı desteklemek için önseçimler sırasında adaylıktan çekildiğini açıklamış olsa da 2020 seçimlerinde şansını tekrar deneyeceği bu yılın başında kesinleşti. An itibariyle Vermont eyaleti senatörlüğünü yapan Sanders da tıpkı Trump gibi kullandığı siyasi söylemlerle alışılagelmiş Amerikalı politikacıların dışında kalan bir isim. Yaptığı açıklamalarla Amerika’daki gündemin yönünü değiştirebilen Sanders kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlıyor. Sanders’ın seçim vaatlerinde sözünü ettiği devlet destekli bir sağlık sisteminin kurulması, giderek artan gelir eşitsizliğinin düzeltilmesi ve ücretsiz üniversite eğitimi gibi projeleri için post-keynesyen ekolüne bağlı ekonomist Stephanie Kelton ile çalıştığı biliniyor. Peki Kelton’ın ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi Demokrat Partili diğer politikacıların destekçisi olduğu Modern Para Teorisi devletin ekonomideki rolü hakkında neler söylüyor?

Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez

Modern Para Teorisi’nin tarihi Alman ekonomist Georg Friedrich Knapp’ın 1905 yılında yayınladığı Devlet Para Teorisi isimli kitabına kadar uzanmaktadır. Knapp’a göre bir para birimi gücünü onu yaratan devletten alır ve paranın değeri sadece psikolojiktir. Gerçek bir değeri olmayan para devletler kullanılmalarını teşvik ettikçe ve vergileri o para cinsinden toplamaya devam ettikçe varlığını sürdürebilir. Paranın tek işlevi bir ülkede ödeme yapılabilmesine imkân tanımasıdır. Bir ülkede para basma yetkisi sadece devlette bulunduğu için bu devletin iflas etmesi mümkün değildir. Devlet, özel bir şirketin, ya da bir kişinin aksine ödeme güçlüğü yaşadığında kendi parasını basıp borçlarını ödeyebilir. 

Bu varsayımdan hangi çıkarımları yapabilirsiniz? Eğer devletlerin sınırsızca para basma yetkileri varsa harcamalarını karşılamak için vergi toplamaya veya borç senedi ihraç etmeye ihtiyaçları yoktur. Bu durumda bütçe açıkları ve kamu borcu da önemli bir problem olmaktan çıkmakta. Dolaşıma girecek ekstra para devletler tarafından istihdam yaratmak için kullanılabilir, bu parayla büyük altyapı projeleri finanse edilebilir. Hatta ihtiyacı olanlara sosyal yardımlar yaparak gelir adaletsizliğiyle mücadele bile edebiliriz. Kulağa oldukça hoş geliyor, değil mi?

Modern Para Teorisi’ni destekleyen ekonomistlerin en temel düşüncelerinin kabul gören ekonomi teorilerinin çoğuyla ayrılığa düştüğünü belirtmeye gerek dahi yok. Eğer devletler istedikleri kadar para basabilirlerse ne zaman durmaları gerektiğini nasıl bilecekler? Tarih boyunca piyasada satın alınabilecek mal ve hizmetlerin miktarından daha fazla para dolaşmasının enflasyonla sonuçlandığına defalarca tanık olduğumuz halde bu teorinin uygulanmasının da enflasyon ile yaratacağı aşikâr değil midir? Ekonomist Stephanie Kelton, sıkça aldığı bu eleştirilere CNBC’de yayınlanan bir röportajında şöyle yanıt veriyor: “Kendi para biriminde borçlanan bir devletin ne kadar daha borçlanabileceğinin sınırı, o devletin borçlarının milli gelirine olan oranına bakılarak değil, o ülkedeki enflasyonun yüksekliğine bakılarak yapılmalıdır. Örneğin Japonya’nın borçluluk oranının milli gelirine oranı yüzde 240’lara ulaşmış; ancak geleneksel teorilerin aksine Japonya’da hâlâ bir enflasyon problemi ortaya çıkmamıştır.” 

Ekonomist Stephanie Kelton

Kelton’ın coşkuyla sözünü ettiği para teorisinin uygulanabilmesinin önündeki engellerden bahsederken günümüz devletlerinin bağımsız merkez bankalarının temel görevini hatırlamamız işimizi oldukça kolaylaştıracaktır. Her ne kadar bazı merkez bankaları bu temel görevlerinin yanında ek hedefler de amaçlasalar dahi en yaygın olarak karşımıza çıkan temel görevleri para politikası üzerinden fiyat istikrarını sağlamaktır. Bir merkez bankasının bu görevini yerine getirebilmesi için gösterge faizi seviyesini belirlerken, açık piyasa işlemleri yaparken veya reeskont kredilerini kabul ederken güncel siyasetten bağımsız olarak hareket etmesi çok önemlidir. Bunun sebebi ise basittir: Siyasetçilere popülarite ve oy kazandıracak kararlar merkez bankasının enflasyon hedefleriyle çelişebilir. Donald Trump’ın 2020 seçimleri yaklaştıkça konuşmalarında Amerikan Merkez Bankası FED’i faizleri daha hızlı düşürmediği için eleştirmesi de bu yüzden olsa gerek. Faizlerin işsizlik sıfıra yakınken ve Amerikan ekonomisi zaten büyürken düşürülmesi, çalışanlara daha yüksek maaş ödenmesini gerektirecek ve daha da hızlı büyüme uğruna fiyat artışlarının yaşanılmasına sebep olacaktır.

ABD’nin karşılığı olmadan para basabileceği algısının temelinde yatan gözlemlerden bir tanesi ABD’nin diğer ülkelerle yaptığı ticarette kendi para birimini kullanma ayrıcalığına sahip olmasıdır. Dünya ticaretinde en çok kullanılan paranın Amerikan Doları olmasının sebepleri arasında ABD’nin siyasi ve ekonomik gücü olduğu kadar FED’in bağımsızlığı sayesinde ABD dolarına duyulan güven de yer almaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan kişiler de bu yüzden birikimlerini güvenli liman olarak kabul ettikleri dolarda tutmayı yeğleyebilirler. Amerikalı siyasetçilerin merkez bankasının belirli harcamalar için para basmasını önermesi merkez bankasının bağımsızlığına vurulacak bir darbe niteliğindedir ve dünyanın duyduğu bu güveni suistimal ederek ABD dolarının sahip olduğu değere zarar verebilir. 

Enflasyonun kontrolden çıkması konusunda ne yapılabileceği konusunda fikri sorulan Kelton, Alman Zeit gazetesinde yayınlanan başka bir röportajında ise devletin kamu harcamalarını azaltarak ve vergileri artırarak enflasyona müdahale edebileceğini savunuyor. Ancak bu noktada göz ardı ettiği en önemli konu enflasyonun kısa bir süre içinde çok hızlı yükselebilmesi; vergi ve bütçe planlarının ise sadece uzun süreli oylamalar ardından yürürlüğe konulabilmesidir. Ayrıca vergi toplanmasının çok uzun süren uğraşlar sonucu gerçekleştirilebildiğini ve bu yüzden merkez bankalarının yardımıyla kamu harcamalarının finanse edilmesi gerektiğini iddia eden birinin diğer taraftan yüksek vergilerle enflasyonu düşürmeyi planladığını beyan etmesi ise büyük bir çelişki içeriyor.

Modern Para Teorisi’ni eleştirenler arasında önemli ekonomistler ve politikacılar yer alıyor. Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman, bir makalesinde “Kendi para birimimize sahip olmamızın bütün sorunları nasıl çözdüğünü hala anlayamıyorum.” cümlesini kaleme alarak tartışmalara dahil oldu. FED’in başkanı Jerome Powell da merkez bankasının görevinin devlet harcamalarını finanse etmek olmadığını söyleyerek tarafını belli etti; BlackRock yatırım şirketinin CEOsu Larry Fink ise bu teoriyi “çöp” olarak nitelendirdi.

Bana kalırsa da bu teorinin en zayıf noktası eğer enflasyon gerçekten kontrolden çıkarsa veya merkez bankasına olan güven sarsılırsa ekonomik göstergelerin nasıl tekrar kontrol altına alınabileceği. Bir devlet kendi para birimi cinsinden vergi aldığı için vatandaşlarının da zorunlu olarak o para birimini kullanmak zorunda olduğu yanılgısı ise sadece ekonomisi gelişmiş bir ülkede yaşayan birilerinin düşeceği bir yanılgı olsa gerek. An itibariyle Türkiye’deki mevduat hesaplarının %55’inin yabancı para cinsinden olduğunun ve bir sene önce dövizle yapılabilecek sözleşmelere kısıtlama getirildiğinin altını çizmek önemli. Bu tür tartışmalarda sürekli adı geçen ve yaşlanan nüfus problemiyle başa çıkamayan Japonya, genişlemeci para politikalarıyla ve kamu harcamalarıyla ekonominin büyütülemeyeceğinin canlı bir kanıtı niteliğinde. Amerika’da bu deneyin nereye kadar sürdürüleceği büyük bir olasılıkla Demokrat Parti’nin seçim sonuçlarıyla yakından ilişkili olacak. 

Özgür Diksöz – Viyana Ekonomi Üniversitesi BSc

Kategoriler: Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: