Türkiye, yakın zamanda sivil özgürlüklerin günlük dilde yoğun yer tuttuğu bir aralık yaşadı. Bugün o dönem Türkiye için bitmiş gibi, görünen o ki dünyada da işler o kadar iyi gitmiyor. Çin’de, Macaristan’da, Filipinler’de, hatta Batı ülkeleri dışında her ülkede özgürlükler kısıtlanmakta, ya da beklenen iyileşmeleri göstermez oldu. Bunun sebebi nedir?

Sivil özgürlüklerin uluslararası ilişkilerdeki yükselişi

Amerikan sisteminin kurucu miti Amerikalıların özgürlük aşığı bir millet olduğunu aktarır. Gerçekten de Amerikalıların 19. yüzyılda merkezi her otoriteye karşı gösterdikleri direnç ilginçtir. Bugün hiçbir ülkenin karşı durmadığı merkez bankası gibi kurumlar Amerika’nın çeşitli kısımlarından yoğun tepki almış, bu sebeple FED’in bir kurum olarak inşası gecikmiştir. Amerika’nın bu kurucu mitinin bir diğer özelliği ise Amerikalıların bu hikayenin evrenselliğine duyduğu inançtır. Ortalama Amerikalı’ya göre, Amerikan devleti her daim özgürlüğün yanında olmalıydı. 1945 sonrasında Amerika dünyanın büyük bir kısmı üzerinde hegemonyasını ilan ettiğinde bu değerleri ilişkide bulunduğu ülkelerden de talep etmeye başladı. Geçmişte insan haklarının uluslararası ilişkiler kapsamında değerlendirildiği görülmemişti, bu Amerika’nın literatüre kattığı bir kavram oldu.

Özgürlüğün Yükselişi ve Çöküşü

Sovyet-Amerikan rekabetinin olduğu çift kutuplu, ya da Amerika’nın tek egemen olduğu tek kutuplu sistemlerde insan hakları yaklaşımı sonuç vermekteydi. Sivil özgürlüklere pek alaka göstermeyen Türkiye, Hindistan, Çin gibi ülkeler Amerikan yardımına ihtiyaç duydukları ölçüde bu özgürlükleri vermekte fayda gördüler. Ancak Sovyetler bu özgürlük talebinden çekinen ülkeler için yeterli bir alternatif oluşturamadan haritadan silinince, oyunun kuralları tamamen değişti. Sovyetler’in bıraktığı güç boşluğunu tek bir ülke doldurmadı, bunun yerine bölgesel güçlerle dolu çok kutuplu bir dünya ile karşı karşıya kaldık. Yeni düzende iki oyuncudan birinin desteğinden ziyade birçok oyuncunun varlığı pazarlığı daha esnek hale getirdi. Bir örnek ile bakacak olursak, fakir bir Afrika ülkesi olan Zimbabwe iktisat tarihinin görmediği derinliklere batarken kurtulmak için paraya ihtiyaç duyuyor. Bu parayı almak için batılı ülkelere, Amerika’ya, IMF’ye gidebiliyor. Ancak bu kurumlar ve ülkeler gereken parayı şartlı veriyorlar, ve Zimbabwe bu şartlara uymak istemiyor. 1970’lerde böylesi bir süreçte ya Sovyetlere ya da Amerika’ya gidebilen Zimbabwe, bugün Çin, Rusya, Amerika’nın yanında başka bölgesel güçlere de yanaşabiliyor. Zimbabwe örneğinde bu ihaleyi Çinliler almış durumdalar, ve Sovyetlerden çok daha iyi koşullar sundukları anlaşılıyor, zira Afrika’da Çin’den borç almak olağan bir şey haline gelmiş durumda. Somali’de benzer bir durumun yeni bölgesel güç odaklarından olan Türkiye ile tekrarlandığını görüyoruz.

Image result for freedom on decline
Freedom House’un hazırladığı grafik. Kırmızılar özgürlüklerin azaldığı gözlemlenen ülke sayısı, maviler de düzelme görülen ülke sayısı.
Çöküş nasıl başladı?

1990’ların başında Sovyetler Birliği çöktükten sonra Amerika’daki zafer hissiyatı oldukça güçlüydü. Bu zafer yalnızca Amerikan devletine değil, aynı zamanda ulusal mitte de gördüğümüz, özgürlük, demokrasi gibi kavramların başarısına da yoruluyordu. Bill Clinton, 1992’de başkanlık seçim turunda önceki başkan Baba Bush’u Çin’deki insan hakları ihlallerine yeteri kadar sert çıkmadığı için eleştirmekteydi. 1993’te seçilip göreve başlayan Clinton, özgürlüğün zaferine inanmış Amerikan halkının desteğine dayanarak Çin ile olan ticaret anlaşmalarını dondurdu, ve insan hakları rejimlerini düzeltmedikleri takdirde ticari avantajlarını geri alamayacaklarını beyan etti. Bunun oldukça işe yaramaz bir taktik olduğu sonradan anlaşıldı, Çin yönetimi Clinton’ın bu isteğini iç işlerine müdahale olarak gördü, iki ülkenin ilişkileri kötüledi. 1994’te, girişiminin sonuç vermediğini gören Clinton, Çin’e ticari avantajları geri verdi, ve insan hakları meselesi sessizce gündemden düştü.

O günden beri Amerikan siyaseti dünyadaki bu değişen dengelerle kendi iç siyasetini dengelemekle uğraşıyor. Amerikalı siyasetçiler değişime hızlı uyum sağlasalar da, Amerikan halkının yıllardır anlatılagelen bu mitin dışına çıkması kolay olmuyor. İnsan haklarına önem vermeyen ülkelerle işbirliği halinde protestolar yükseliyor, ve ilkeli siyaset talep eden kitleler eleştirileri ardı ardına sıralamaya başlıyor. Amerikalı siyasetçilerin görevi de dış politikada esnekliği olabildiğince korurken, iç politikada da seçmenleri rahatsız etmeyecek adımlar atmak haline geliyor. Bu noktada, Çin ve Rusya gibi kapalı rejimlerin esnekliği bariz bir biçimde fazla. Sanıyorum bu da Çin’in Afrika’daki başarısını özetliyor. Çin halkının, Zimbabwe’nin diktatörü Robert Mugabe ile iş yapmakla alakalı bir sorunu yok, ya da bunu ifade edecek mecrası yok.

Peki ya Türkiye?

Türkiye’de sivil özgürlüklerin ilerlediği dönemde başımızda bir dış baskı unsuru bulunuyordu. Avrupa Birliği’ne girmek için attığımız taklaların arasına insan hakları da eklenince, Ankara bu yasaları çıkarmak için bir sebebe sahip olmuş oldu. AB üyeliğinin hayal olduğunu belki 10. kez anladıktan sonra bu sebep kaybedildi, bununla birlikte Türkiye’nin sivil özgürlüklerle olan flörtü de sona erdi. Yukarıda anlatılan, özgürlük trendinin yavaş çöküşü üzerinden okuyunca Türkiye örneği de netlik kazanıyor. Macaristan, Hindistan ve Filipinler de bağlama oturuyor. Bu trend, iyi olsun kötü olsun, yakın gelecekte sekteye uğrayacak gibi görünmüyor. Gelecekte Türkiye ve benzer ülkelerin özgürlük adına adım atmasını sağlayacak itici güçlerde azalma yaşanmakta, bu sebeple NATO’nun bir demokratik ve özgür ülkeler kulübü haline geldiğini ya da gelmesi gerektiğini savunanlar var. NATO’dan çıkılmasının da gündemde olduğu şu günlerde sivil özgürlükler için dünyanın bizim tarafında pek ışık görünmüyor.

Yazar: Erkin Ergüney Twitter | LinkedIn

Kategoriler: Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: