Son düzlüğüne girmekteydim tatilimin. Kafam çok karışıktı çünkü kampa katılım süreciyle ilgili beklediğim bilgilendirici mail hala gelmemişti. İçimde bir vesvese kol geziyordu. Organizasyonun ve koordinasyonun zayıf olduğu bir etkinliğe katılmakla hata mı ediyordum? Acaba muhtelif zamanlarda yaptığım gibi beklentilerimi yine yüksek tutup yine çıkış noktasını kendimden başka birtakım çevrelerde, uzam ve uzantılarda bulma ümidiyle yine heyulalara mı dalıyordum? Mezun olmamın verdiği sudan çıkmış balık sendromu, Heidegger’in kulağıma fısıldadığı dünyaya fırlatılmışlık hissi yine içten içe ruhumu sarmakta, dahası kaygılarımı yeni yeni kontrol edebildiğim bu sıralarda yine bir hüsranla karşılaşma korkusuyla baş başaydım. Neden sonra beklediğim mail geldi. Haklı bir hevesle o uzun mesajı okumaktaydım sebat içinde. Artık her anımın bir final havasında olması gerektiğini idrak ettiğim şu günlerde başıma gelenleri olumlamanın yoluna bakma kararı almıştım. Bin beklerken neden biri bulduğuma yakınmak yerine biri bin yapmanın çabasında olacaktım.

Ertesi gün geç de olsa Şirince’ye vardım. Medreseye giden yolda ilerlerken aklıma envai çeşit fikir geliyor, yolu yürüdükçe heyecanım kat be kat artıyordu. Henry Thoreau’nun doğaya dönüş konseptini, Rousseau’nun ‘asıl medeniyet vahşi doğadadır vahşi denilendedir’ yaklaşımını hatırlıyor kendimi bir sosyal deneyin içinde zannediyordum. Belki Cyntia Weber’in bahsettiği gibi her halükârda bir illüzyonun içindeydim ve Truman şov filmindeki gibi bir ekrandan ne yapacağım, hareketlerim yürüyüşüm izlenmekteydi. Belki de akıbetim The Lobster filmindeki gibi tecelli edecekti kim bilir… Derken medreseye varıyorum. Kemerli taş binalar, vadiler ve tepeler boyu doğanın en cüretkâr en canlı tonuyla yemyeşil bir karnaval… Cinsini ve türünü hatta adını dahi bilmediğim hatırı sayılır çeşitte ve çoğunluktaki ağaçlar… İncir ağacı, ortak banyo alanı avluya açılan koridor karşılıyordu gelen misafirleri… Ertesi günkü dersin okumalarına biraz baktıktan sonra yavaş yavaş grubumdaki insanlarla tanışıyordum. Mekânın büyüleyici yapısı, yıldızların talihimizi ve ruhumuzu ışıtmasının yanına mürdüm eriği şarabı da eklenince bulunduğum anın akışına uyup yaşamanın huzuruna varmaya başlamıştım.

Yoğun bir ders programı hasılı başlamıştı ve onca romantizm ve büyülü gerçekçilik yerini dünyevi gerçeklere bıraktı. Uluslararası İlişkiler kampındaki konular ilgi alanım dahilinde olmakla birlikte dersi yürüten hocalar kabul etmem gerekir ki çok değerli insanlardı. Fevkalade istifade etmemin üzerine ders harici onlarla konuşma şansına vakıf olmak, sorularıma bizzat cevap alabilmek, gündeme onlar sayesinde hâkim olmak çok değerliydi. Tek eleştiri getirebileceğim yer güvenlik ve savunma konularının yoğunlukta olmasıydı. Çeşitliliğin gözetilmesi öyle zannediyorum ki hem şahsi hem grup açısından daha verimli olabilirdi. Özellikle, “Uzay ve Uluslararası İlişkilerin geleceği” dersi zihinlerimiz ve bakış açımız için beklenmedik şekilde ilgi çekiciydi. Bir de gece yapılması altı saat dersin üstüne dinlendirici bir tesirdeydi.

Hocalarla birlikte yemek yememiz, istediğimizde sohbet edebilmemiz, belirli konular üzerinde tartışabilmemiz, gelecekte ne yapmamız gerektiği konusunda hatırı sayılır tavsiyeler dinlememiz harikulade bir entelektüel faaliyet idi. Gerek derslerde gerekse ders haricinde Erotematik veya Schopenhauer’in tabiriyle ‘Eristik Diyalektik’ mantığı yoktu hiçbir tartışmada. Bizler şehir hayatında diplere düştükçe boğuluruz sanmaktayız. Bizlerin maddi darlığa düşmemek adına altın bileziklerimiz, sosyal yükselişimizi sağlaması için kürklerimiz var. Arzularımızla hazinelere erişeceğimizin yanılsaması içinde zindan adacıklarını bulma telaşındayız. Herkesi kendimize rakip görüyor,  gücümüz yettiğince kendi ağırlığımızı gösterip onaylatmak istercesine yarışma mantığına bürünüyoruz. Bu durumu maalesef yetişmek, yükselmek olarak adlandırıyoruz, halbuki her insanın geldikleri yerden getirdikleri ve içlerinde yarattıkları ayrı dünyalar var ve önyargılardan sıyrıldıkça hem öğretici hem ehlileştirici sohbetlere vakıf olacağımıza inanıyorum. Örnek vermek gerekirse, kamp surasında tanıştığım bir arkadaşım Amak-ı Hayal okuyor onun üzerine sohbet ediyoruz. Bir anda kendimizi ‘zeitgeist’ konseptini tartışırken buluyor insanın ruhunun ve düşüncesinin geride kalmasıyla makineleşmenin ve yabancılaşmanın kıskacında boğulmuşluğumuzdan yakınıyoruz.

Fikirlerine değer verdiğim bir başka arkadaşımdan Türk edebiyatının çiçeği burnunda simaları üzerine yeni bakış açıları ediniyor, okuduğumuz kitapları karşılaştırıp benzerlik ve farklılıklar üzerinde duruyoruz. Bazen Postmodernizm’in getirdiklerini ve götürdüklerini, bunlara karşı nasıl bir pozisyon almamız gerektiğini tartışıyor, bazense varlık-yokluğun muhasebesini ve insanın bu silsile karşısındaki durumunu, katma değer ve fayda gözetilmenin elzem gibi görüldüğü çağımızda bizlerin nasıl bir karşı durabileceğini tasavvur ediyorduk. Egolarımızı bir kenara bırakarak bilgi alışverişi yapıyor dahası insanların farklılıklarını bir değer kabul ederek etkileşimde bulunuyorduk. Kazanma hırsı ve hazır cevaplılığa yer yoktu alicenaplığın yanında. Kampın ortamı deyim yerindeyse bir kovanı andırmaktaydı. Onulmaz sorunlarla dolu dünyamızda bu kovanlardan birçok yere kurulması ne büyük bir getiri olurdu insanlık için. Bu tip ve kalitedeki faaliyet ve projelerin devam ettirilmesi, insanların tanışması, kaynaşması ve halihazırda birbirlerine duyduğu yabancılaşmaları aşmaları ve birlikte hareket etmeleri (konsolidasyon, network) açısından ziyadesiyle anlamlı.

Esasında bu anlattıklarımın hemen hepsi içimde hayret ve hayranlığı uyandırdığı gibi kendime baktığımda geçirdiğim kısa bir zaman dilimi boyunca tek başıma kendimi çekip çevirmemden ötürü kendime de inanamamaktayım. Hayatımda hiçbir zaman yemem dediğim yemekleri yemem, doymadan kalktığım sofradan özlediğim yemekleri düşünmeyerek kamp yaşamına devam etmem, parmak kalınlığında bir matta uyumam, sabahın çok erken saatinde güneşin çadırımdan içeri hüzme halinde gelip gözlerimin yeşil bahçesine bir çiçek misali dikilmesi ve akşama kadar solmadan durup beni de kupkuru bir hale getirmesi… Nitekim, birkaç saat uykuyla, enfes şarapların tesiri sayesinde dünden kalışıma bana mısın demiyor dimdik ayakta kalıyordum. Bunun yanı sıra, nöbetleşerek mutfakta çalışmamız, etrafı temiz bırakmaya mükellef oluşumuz ve bizden başkalarına sorumluluklarımızın bilincini vakar bir şekilde taşımamız daha öncesinde benliğime tesir ve terennüm etmemiş bir duyguydu. Benden başkalarına rağmen, benden başkalarıyla birlikte kendi başıma kendime yaşamak. Thomas Moore’un ütopyasında bahsettiği temel mantık ve asıl aydınlanmacı komünal yaşam bu olsa gerek. Üzülerek ifade etmeliyim ki bizlere için yegâne yaşama unsuru artık güç mefhumu. Arzunun ve bencilliğin mantığı dahi sapmış durumda. Bir hafta dahi olsa içinde bulunduğum meşum, anlamsızlığa hapsolmuş, anlamını ve anlayanını bulamamış dünyamızdan olmayan bu seyahat bana pek çok zıt manalar da katmıştı. Diyalektiğin mantıkla eş değer oluşunu ve yeni sentezler meydana getirişini bizzat kendimde deneyimlemiş ve olumlamıştım. Başka bir dünya görmüştüm velhasıl. Hayal olmadığını idrak edecek kadar bilincim yerinde bir şekilde başka bir dünyanın mümkünatının izini sürmüştüm. Alet çantama ve çekmecelerime oradan damıttığım birkaç insan anı, düşsel ve düşünsel mimariler sığdırdım. Tenakuz(çelişkili) diye adlandırıp inanmayacağım birtakım olguları artık müspet ve mümeyyiz olarak değerlendiriyor, korkumu yenmemin, önyargılarımın boşa çıkmasının sevincini yaşıyordum. Nitekim daha geniş bakmayı ve bunun öncesinde buna vakıf olabilmek için önce kendi algı ve bilgi dünyamı herhangi bir şeye ket vurmadan genişletmem gerektiği öğrendim.

 Kamp boyunca en sevdiğim durumlardan biri de şehrin bu yıkıcı kalıntılarının bu akademide bulunmayışı ve istediğimiz derse katılabilip hocalarla ve diğer gruplarla sohbet etme imkânı bulmamızdı. Öyle ki üniversite hayatım boyunca bir nevi boyunduruk olarak gördüğüm dersler burada gözüme çok farklı geliyor bir an olsun istifade etmekten geri durmuyordum. Mekân imkânı kendi yaratırmış. Burada kendimi İyonya zamanlarında yaşayan bir öğrenci gibi görüyor sanki tarihin dolaylarında yürüyordum. Ege’nin bu tarihi ve kültürel hazinesinde yürüyüş, sözler sarf ediş hatta nefes alış-veriş bile bir ağırlık barındırıyor. Kendimi sorumlu hissediyor ve uzun bir zaman sonrasında kaderimden hoşnut oluyordum. Tıpkı Halikarnas Balıkçısı’nın başını çektiği Mavi Anadoluculuk akımının işaret ettiği bir anlayışla Tiyatro Medresesinde, Antikite ‘ye meyil ve özlem hissediyordum. Daha açık bir ifadeyle, felsefenin Antik Yunanda değil asıl Ege bölgesinde zuhur ettiğini savunan Pre-sokratik döneme dönük bir özlem.

Tüm bu romantik duygulara rağmen celladımıza alışkındık. Sıkkınlık bu denli ferah ve esrarı kadim bir yerde bile kendini göstermekte; günler geçtikçe alıştığımız kent düzenindeki koşturmacanın, kalabalığın, gürültünün, yorgunluğunun yanılsamacı cazibesini aramaktaydık. Büyük şehrin kasvetini bize bulaştırmasının yanında sükûnet arayışımızı, rahatlığın koynunda serinleyip yatışımızı bile engelleyecek duygu körelmelerinin kayıtsızca ve son derece içimize sirayet edişiyle karşılaşıyor; sessizliğin kıyısında huzur bulacağımız yerde gürültünün, çığlıkların, kör edici ışıkların, kalabalığın kısacası endüstriyel kafesin parmaklıklarına kendimizi bırakma hissiyle doluyorduk. Kulaklarımız haddinden fazla kirle dolduğu için, kuş seslerini duyamıyorduk.. Hiç olmadığı kadar yabancılaşmışız meğer geldiğimiz yerlere. Doğayı yenmenin tarifsiz hırsına gark oluşumuz, bizleri doğanın içine gittiğimizde sanki düşmana yatıya gitmiş hissi vermekteydi. Sizleri bilmem ama kanaatimce kulakları sağır edici müziğe kendimizi bırakmamız da bir kaçışın işareti, bir mutsuzluk öyküsünün itiraf edilişi, düşünmek istemeyişin dans adı altında kötülenişiydi.

“Rotasını bulan herkesin ilerlediği görülür. Hedefine yaklaşan insan artık yürümez, dans eder” der Nietzche. Rotamız neydi bizim, hikayemiz neydi? Witgenstein’in şu sözü aklıma gelmekte: “İlkin gezginliğe çıkman gerekecek; ancak o zaman sonra, yurduna dönebilir ötekileri anlayabilirsin.” Özellikle kampın son gecesindeki veda partisindeyken bu düşünceler kafamı kurcalamıştı. İnsanlar kendilerini akışa bırakarak dans ederken benim oldum olası dans etmeye olan karşıtlığım burada da gün yüzüne çıkmıştı. Dolayısıyla, kendim gibi olmayanları yargılamak ve dahi yaftalamak yerine anlamaya hatta anlamlandırmaya çalışmıştım. Kamp belki de onları filozofların işaret ettiklerini pratikte idrak etmem hatta davranışlarımı değiştirmem için bir ders yeriydi.

Minimalize edilmiş, sarmaşıklarımızdan sıyrılmış bir yaşam meğer büyük bir enerji kaynağıymış; başka bir deyişle, atoma bir şehri alt üst edebilecek yoğunluktaki enerjinin nasıl sığdığını şimdi daha iyi biçimde idrak ediyorum. Şehir hayatında bedenden ve bağlamlardan kopamayacağımız zorunluluğuna bir çözüm, bir çıkış noktası olarak küçülerek yaşamak, rezidansa değil kulübeye bakmak! Tiyatro Medresesi bana şu mesajı vermişti; asıl hazineler harabelerdeydi, tarumar edilen Endülüs benzeri medreselerde, denizin dibinde veyahut Şirince’deki kaya mezarlarının orada bir yerlerdeydi. Kendi varoluşsal sorun ve kaygılarım uğruna savaşım vermeye yeniden ve topyekûn başlamamın arifesinde adeta “harbe çıkacaksan harabelere bir bak” dedirtmişti. Dolayısıyla, bu kampı gözümde çok daha değerli ve anlamlı kılan ruhsal tatminin, eğlencenin ötesinde motivasyonumu belirgin kılmasıdır. Doğaya dönüş kendime dönüşün bir yansıması, esanslı tükenişlerin keyfiyeti karşısında esaslı bir hikâye yazmaya yola çıkışımın bir başlığıdır.

Ayberk Eryılmaz- 09/2019

Kategoriler: Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: