Ticaret Savaşı: Geçmişten Bugüne

ABD-Çin ticaret savaşı bir süredir Soğuk Savaş esintileri vermekte; tam sona yaklaştık derken tekrar gümrük vergilerinin artırılması gündeme geldi. Peki, Donald Trump’ın stratejisi ne?
Çin, 1978’den bu yana neredeyse aralıksız olarak büyüyor. 20. yüzyıla damgasını vuran bu gelişmenin uluslararası ilişki dengelerini değiştirmesi pek tabii kaçınılmazdı. Çokça tartışılan sorulardan biri, Çin’in barışçıl bir biçimde yükselip yükselemeyeceğiydi. Akademik tartışmanın realist kanadındaki Amerikalı uzmanlar, bu çapta bir ekonomik büyümenin beraberinde çatışma getireceği kanısındaydılar. Fakat öngörülen bu çatışma bir türlü gelmedi, yakın zamana kadar da gerçekleşeceğine dair somut bir gösterge yoktu. Bugün dünyanın en büyük iki ekonomisinin içine düştüğü çekişme, beklenen çatışmanın kapıda olduğu yönünde yorumların sayısını artırıyor.
21. yüzyılda yaşanacak belki de en büyük ihtilafının başlangıç perdesini izlemekteyiz; nefeslerinizi tutun! İlkin yanmakta olan fitile yakından bir göz atalım; bahsi geçen ticaret savaşı nereden çıktı, tarihsel gelişimi nasıl seyretti?

Kaynak: Nikkei Asian Review

Üstadım, Büyüyoruz

Komünist Partisi Reisi Deng Xiaoping (Deng Şiaoping), 1978’de başa gelmesiyle bir takım reform için düğmeye bastı. İlk aşamada Dört Özel Ekonomik Bölge tasarısıyla sınırlı olan bu reform paketi, birkaç kuşakta ekonomiyi sil baştan yaratacak sürecin başlangıcıydı. Bu dört nispeten ufak bölge içerisinde özel şirketler varlık gösterebiliyordu; üretim ve ticaretin önü açılmıştı. Dört Özel Ekonomik Bölge arasına Shenzhen (Şıncın) isimli köhne balıkçı kasabasının dahil edilmesi, buranın dönemin İngiliz kolonisi Hong Kong’a komşuluğundan kaynaklanıyordu. Shenzhen nüfusu geçtiğimiz kırk yılda 58,000’den 20 milyona dayandı; eskinin balıkçı kasabası bir mega şehre dönüştü. Xiaoping reformlarının en kuvvetli örneği gösterilen Shenzhen, bugün elektronik eşya üretiminde dünya standartlarını belirleyen bir konuma ulaştı.
Shenzhen, 1980
Shenzhen, 2018
Bu büyüme, öncelikle tarım sektöründe ve hemen ardından sanayide gerçekleşti. Bugün satın aldığımız birçok ürünün Çin’den geliyor olması da bunun bir sonucu. Hızla artan üretim kapasitesine istinaden Pekin’in izlediği siyaset, ithalatı minimum düzeye çekip ihracatı olabildiğince yükseltmeye güdümlüydü. Bu sayede ticaret fazlası veriliyor ve elde edilen döviz geliriyle yeni endüstrilere kaynak yaratılıyor, dış yatırım yapılabiliyordu. Ancak bu merkantilist politika doğası gereği sürdürülebilir değildi. Nitekim Çin ticaret fazlası verirken diğer ülkelerin verdiği açık da buna kıyasla arttı. Sırf siyasetçiler istiyor diye bu denli ekonomik büyüme nasıl gerçekleşir? Pekin’in bunca talebinin şirketler üzerindeki bağlayıcılığı nedir? Bu noktada dile getirilen husus, Çin’in ekonomi politikasının bütüncül, yani integratif, bir yapıya sahip olması. Çin Merkez Bankası, Ekonomi Bakanlığı ve bir dizi kamu iktisadi kuruluşu, Çin ticaret politikası dediğimiz üç ayaklı sacı teşkil ediyor. İşte bu noktada ABD gibi ülkelerle olan birincil farkın altını çizmek gerekir; Amerikan firmalarının temel yönelimi, devletin fayda veya zararını gözetmeksizin kendi karlılık hesaplarıyla belirlenir. Çin’deki devlet iştiraklerinde böyle bir durum olmamakla birlikte bu yapılanmalar tamamiyle devlet güdümündedirler. Bunun doğal uzantısı olarak da şirketler herhangi bir kararı, kar/zarar hesabına göre değil, ülkelerine getirecek stratejik faydaya göre alabilirler. Tabii bu durum diğer ülkelerin Çin ticaretini devletin elinde bir silah gibi görmesine sebep veriyor. Batıda yaşanan Huawei tartışması buna güzel bir örnek.
2018 sonlarında Huawei (Huavey) Amerika sorumlusu Meng Wanzhou (Mıng Vancou) Kanada’da gözaltına alındı. Kendisine yöneltilen suçlama ise şirketinin Kanada ve ABD’ye sattığı cihazlarda Çin hükümetinin erişim sağlayarak suistimal edebileceği güvenlik açıkları bulunmasıydı. İddianın doğruluğu halinde Çin’in Amerika ve Kanadalı Internet kullanıcılarını gözetleyebileceği ihtimali doğuyor; salt veriye biçilen kıymetin hat ve hesap bilmediği bir çağda bu güvenlik açığının Çin’e sağladığı yarar doğal olarak ciddi risk teşkil ediyor. Benzer suçlamalar İngiltere’de de gündeme geldiğinde ülkenin iletişim bakanı Williamson, Huawei’e bilgi sızdırmak suçlamasıyla görevinden alınmıştı. Avrupa’nın en büyük telekomünikasyon şirketi Vodafone ise İtalya’nın satın aldığı 5G Huawei altyapı donanımında verilere güvenlik ihlaliyle erişim sağlayabilecek açıklar bulduğunu ifade etti. Çin’in kırk yıllık ekonomik sıçraması esnasında ne batıdan ne de Amerika’dan itiraz geldi. Çin, 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olup uluslararası ticareti düzenleyen bağlayıcı bir dizi kural altına imza attı. Gelgelelim bu kuralların çoğuna uyulmadı. Özellikle patent yasaları konusunda kayırmacı bir tutum sergileyen Pekin hükümeti, ülkede üretilen çoğu sahte ürüne, kopyalanmış teknolojiye bir ceza kesmedi. Dünya piyasasına sürülen bu ucuz ürünlerin geliriyle Çin, mal skalasını genişletmeye ve ARGE’ye ağırlık vermeye başladı. Huawei ve Xiaomi (Şiaomi) gibi firmalar bu hamlelerin eserleri.

İkinci Soğuk Savaş

Çin’in izlediği bu ticaret politikasına Amerika artık seyirci kalmamayı tercih ediyor. Trump’ın seçtiği bu yol, yazının başında bahsi geçen ve Çin çatışmasının kaçınılmaz olduğunu savunan kişilerce yıllardır hükümete tavsiye ediliyordu. Zamanlama Amerika’nın lehinde, zira Pekin hükümeti yavaşlayan büyümeyle beraber ticaret savaşının etkilerini azaltmakta güçlük çekiyor. Piyasa iç pazarda daha fazla likidite talep ederken, merkez bankası enflasyonu ve döviz kurunu etkileyeceği düşüncesiyle müdahelede bulunmayacağını ifade ediyor. Öte yandan, Çin’de üretim yapan birçok yabancı firma tesislerini Vietnam, Kamboçya ve Kuzey Kore (evet!) gibi komşu ülkelere taşımaya uğraşıyor.

Donald Trump'tan mesaj var

Ticaret savaşı başka bir açıdan da okunabilir. Yıllar sonra Trump ile Amerika oyunu Çin’in kurallarıyla oynuyor gibi görünüyor. Bunun anlamı ticareti, dolar kurunu ve ekonomik gücü bir silah gibi kullanmaları. Bugün Trump’ın attığı her Tweet Pekin’de baskı oluşturuyor ve yavaşlayan ekonomik göstergeler doğrultusunda Çin’in dezavantajlı bir anlaşmayı kabul etme olasılığını artırıyor. Ticaretin böylesine politikleşmesi uzun vadede dünya çapında yeni bir soğuk savaşa yol açma ihtimalini de barındırıyor. İran ambargosu örneğinde gördüğümüz gibi Çin şirketlerine yasaklar ve hatta cezalar gelebilir. Bu durum ABD’de Çin teknoloji üreticisi ZTE’nin başına geldi bile.

Hangi taraf haklı? Fakirlikten kurtulup kısa sürede zenginleşmek için teknolojileri kopyalayan Çin mi, yoksa bu teknolojileri üretmiş olan ABD mi? Şirketler siyasetin bir parçası olmalı mı, yoksa kendi politikalarını kendileri mi tayin etmeli? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar ilk bakışta göze çarptığından çok daha mühim, zira global ölçekte ticaret rejimi bu sorulara verilen cevaplarla şekilleniyor.
Sonraki yazıda, ticaret savaşını sonlandıracak görüşmelerde neler yaşanıyor, son müzakereler niçin sonuç vermedi, bu gibi soruları ele alacağız.

Yazan Birey: Erkin Ergüney – Chopstick ustası

Bu gibi yazılardan çıktıkça haberdar olmak için ekonomi bültenimize üye olun!


Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: